May 052012
 

Ümit Kıvanç

1 Mayıs 1977’nin ertesi günü Günaydın gazetesi, operasyon icabı, “Maocular Taksim’i kana buladı” ya da “…işçi bayramını kana buladı” manşetiyle çıkmıştı. Hangisiydi tam hatırlayamıyorum, ikisinden biri. Bizim gazete de buna benzer bir yayını sürdürmeye girişti.

1 Mayıs 1977, iyi tasarlanmış bir devlet operasyonuydu. Solcular arasındaki akıl almaz gerginlikten yararlanarak, birileri, sosyalistlerin belini bir daha doğrulmayacak şekilde kırdılar. O meydana birçok yerden ateş açıldı. İnsanları vurup öldürmekten çok, panik ve izdihama yolaçma gayesiyle. (Yine de, vurulanlar oldu.) Alanın çevresinde görevli polislerin çoğunun bile olacaklardan haberi yoktu. “Vazifeliler” belli ki daha sıkı ve gizli bir operasyonun ruhuna uygun olarak hazırlanmıştı. Velhâsıl, 1 Mayıs 1977, bir katliam girişimiydi, otuz küsur insanın öldüğü bir olaya ille de katliam denmek istenmiyorsa.

Böyle bir olaya ortamı sosyalist gruplar arasındaki ölümcül çatışmalar hazırladı, doğrudur. O âna kadar eline pek silah almamış İGD’liler ile Halkın Kurtuluşu arasında 1 Mayıs afişleri asılırken gece vakti çıkan arbedede Halkın Kurtuluşu’ndan bir genç vurularak öldürüldü. 1 Mayıs’tan bir-iki gün önce. Duygular iyice bilendi. DİSK’e Sovyetik eğilimliler egemendi ve “Maocular alana sokulmayacak” diye ilân etmişlerdi. On binlerce kişiydiler, sendikaların çoğu onların denetimindeydi, yani yanlarında işçiler de vardı, birilerini alana sokmak istemezlerse bunu yapabilecek güçleri vardı. Maocu denen ve yine on binlerce kişi olan gruplar, aynı şekilde, bir yere zorla girmeye kalkarlarsa bunu yapabilecek güçleri vardı.

Sovyetiklerin ve Maocuların “Ortayolcu” dediği gruplar, tampon olsunlar diye aralara yerleştirilmişlerdi.

Ben bu grupların biriyle birlikteydim. Biz alana girdik, bugünkü Taksim Hill Otel önlerine geldik ve olay başladı.

İlk nereden ateş edildi, Maocular DİSK barikatının önüne geldiklerinde ne oldu, o sırada kimsenin bilmesi mümkün değildi.

Zaten ilk anda, pek çoğumuz, orada çatışma çıktı sanmıştık.

Buraya kadarı doğru.

Fakat bundan sonrası da o kadar doğru. Ben o alanda, müthiş bir çaresizlik ve umutsuzluk içinde, elindeki incecik sopayı panzere atarak hiç değilse isyanını dışavurmaya çalışan insanlardan biriydim. İlk andan sonra, hepimize saldırıldığından şüphemiz kalmamıştı. AKM’nin önündeki polisler bizim onlara saldırdığımızı sanarak can havliyle birşeyleri kendilerine siper edip korunmaya çalışırken, bir panzer fırlamış, meydanın ortasında kaçışan insanları ezmeye çalışmıştı. Alandaki birilerinin herhangi bir yere ateş edebileceği bir durum da yoktu. Bizim gazetede ballandırılan masallardaki gibi, “solcuların silahlarına sarıldığı” bir olay falan yaşanmadı, çünkü herkes can derdine düşmüştü.

O sıradaki ruh halim, bize saldıranların yanısıra kendimize kızmaktı, sonradan da bu değişmedi. Yıllardır, şimdi çok önemli bir keşif yapmış gibi “solcuların kabahati” konusunun üstüne atlayan ve neredeyse “1 Mayıs 1977’yi solcular yaptı” demeye uğraşanlar kısa pantolonluyken, ben de, ne yazık ki az sayıda insan da, 1 Mayıs 1977’ye nasıl gelindiğini herkese anlatmakla meşguldü. Yıllarca bunu yaptık, yıllardır bunu yaptık. “Alana yaklaşan kalaşnikoflu Maocular” masallarıyla değil, kendi yaşadıklarımız, gördüklerimizle.

1 Mayıs 1977’ye ortam hazırlanmasında bizim o zamanki dargörüşlülüğümüz ve mankafalığımız konu edilmeli, doğru. Ama bunu bizim gazetede yapıldığı gibi, içinde “sol” geçen her şeye –nedense– duyulan, içten bir düşmanlıkla, “hah, bulduk!” edâsıyla yaptığınızda, amacınızın hakikate hizmet olduğuna inanmak zordur. Bülent Uluer’le yapılmış görüşmeye “İlk kurşun Maoculardan” başlığını atmak, sadece gazeteciliğe ihanet değil, düpedüz kötü niyetliliktir (çünkü okuduğumuz habere göre, adam öyle bir şey dememiş).

Bugün solculuk, sosyalizm vs. adına yenen haltları teşhir etmek başka şeydir, zamanında solcuların katledilişini de solcuların üstüne yıkmaya kalkmak başka şey. Panzere ip takılıp yerde sürüklenen PKK’li cesedi karşısında dehşete düşüp isyan etmeniz için PKK’li olmanızın, hattâ Kürtlerin haklarından yana olmanızın bile gerekmediği gibi.

Bizim gazete bir defa, Muhsin Yazıcıoğlu-NTV hikâyesinde, “hah bulduk!” sendromu yüzünden çuvallamıştı. Şimdi bunun ikincisine doğru doludizgin gidiyor. Ben bu gidişe iştirak edemeyeceğim, herkesten özür dilerim.

Sadece bir noktayı hatırlatarak veda etmek istiyorum: Bugün Türkiye’de, Kemalist değil sosyalist olan, hareketlerine din ve dindar düşmanlığıyla yön vermeyen, sosyalizmi demokrasinin çok derinleşmiş ve yayılmış bir hali olarak anlayan, kendi katillerinin tarafında saf tutmuş sözde solcular tarafından uğradıkları her türlü hakarete rağmen adalet ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen solcular var. Bizim gazete “solcular” derken nedense onları hiç kastetmiyor. Ben de o insanlardan biriyim ve bu tavırdan hem çok sıkıldım hem de açıkça mağdurum. O kalpsiz Demirel’in lafını döndürüp solculara çarpmaya kalkmak için insanın hayatında hiç Maraş katliamı gecesi TV izlememiş veya 1 Mayıs 1977 Taksim’i gibi bir yerde bulunmamış olması gerekir.

Taraf gazetesi bence Türkiye basın tarihinde, hattâ siyasî tarihinde çok önemli bir rol oynadı. Bunu kimse inkâr edemez. Ben de, bu gazetede yazıyor olmanın getirdiği, maddî-manevî her türlü yüke katlanarak bu işe destek olmaya çalışanlardan biriyim ve bundan hiç pişman değilim. Taraf’a uzun ömür ve başarılar dilerim.

Bu gazetede yazdığım süre içinde yazılarımla ilgili olarak beni yüreklendiren, onurlandıran değerli okurlarıma çok teşekkür ederim.

Güçsüz düştüm, diyelim, söylediğim laf bana anlamsız geliyor, diyelim, bütün kusur bende olsun.

Hoşçakalın.

* Bu yazi bugunku (5 mayis) Taraf Gazetesi’nde yayinlanmıştır.

Feb 102012
 

Yorumsuz.

19 Ocak 2012 – 19 January 2012 from ümit kıvanç on Vimeo.

 

Ümit Kıvanç bugün Taraf gazetesinde yayınlanan yazısında, toplumumuzda sadece yapılanları eleştirerek prim yapan, ellerini hiçbir taşın altına sokmadan izleyen liberallere “kuş gözlemcileri” diye seslendi. Liberallerin kapitalizmin silahlarından biri olduğunu yazan Kıvanç’ın yazısının tamamı:

Ümit Kıvanç/TARAF 4.2.2012

Liberal’in de raconu var sanıyorduk

İnsanlık olarak, büyük uğraşlar sonucu ulaşıp “tarihin sonu” ilân ettiğimiz bu derin ahlâksızlık çağında en şahane pozisyon sanırım liberal olmak. Hangi koşullarda, hangi temel dertle ortaya çıktığından bütünüyle soyutlanmış bir liberalizm, global ve demokratik bir dünya tasavvurunun temel taşları olabilecek değerleri mermi haline getiriyor, eşitsizlik ve adaletsizlikleri gidermek için eğri doğru birşeyler yapmak isteyenlere ateş açıyor. Daha vahimi, kendi de açmıyor. Liberal, “bakın, bunlardan da bir tüfek imal edilebilir” diyerek malzemeyi ve krokileri temin ediyor, eli tetiğe alışık birileri de tüfeği yapıp hedeflere doğrultuyor.

“Liberal” ve yine kökünden ortamından koparılarak, sihirli bir tarif mertebesine yükseltilen “demokrat” olma konumları, sahiplerine büyük avantajlar sağlıyor.

İlkin, herhangi bir taşın altına elinizi sokmanız gerekmiyor. Kazara soktuysanız, taşın niye yerinden oynatılmaması gerektiğini anlatmaya koyuluyorsunuz. Diyorsunuz ki, “ancak şunlar şunlar bunu kaldırabilir”. Ama onlar kaldırmıyor! Ne yapalım? Kalkması şart. “Elbette şart” diyorsunuz, “ama ancak onlar kaldırabilir.” Peki, biz kaldırmayalım mı, kalkması lâzım? Cevabınız: “Sizin ne yapacağınızı ben bilemem, ama ne yaparsanız yanlış olacağını söyleyebilirim.” Ya da taş oynatılacaksa nasıl, hangi araçlarla, ne koşullarda oynatılması gerektiğini anlatıyorsunuz. “O taş madenî bir manivela ile kaldırılabilir” diyorsunuz. İyi ama ortada madenî araç-gereç yok, ahşap var, taşı da kaldırmamız lâzım. Gidip maden mi arayalım? Her şeye rağmen ahşapla deneyelim mi? “Valla ben bilmem,” diyorsunuz. “Ahşapla kaldırırsanız yanlış olur.” Ne olacak peki? Taş kalacak mı yerinde? “Kalırsa yanlış olur”u da yapıştırıveriyorsunuz. Yine de “kalkması lâzım,” diyorsunuz. E ne yapacağız? Oturup madenî araç-gereç edineceğimiz günleri mi beklemeliyiz? “Belki,” diyorsunuz. “Ama bu gelişme kendi dinamiği içinde olmalı.” Filan işte, böyle gidiyor.

Sonra, bütün toplum kesimlerine eşit mesafede bulunduğunuzu gösterip durarak… evet, “durarak”… çünkü duruyorsunuz. Duruyor ve konuşuyorsunuz. Kıpırdamayınca, o sağlam mevkiinizi hep koruyorsunuz. Kimsenin yediği hiçbir halt size bulaşmıyor. Hiç kirlenmiyorsunuz.

Üçüncüsü, her şeyiniz kendinizden menkul olabiliyor. Çünkü siz özgür iradenin tecessüm etmiş halisiniz. “Şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı” diyorsunuz. Olmadıysa, olamadıysa, ortada bir yanlış vardır. Bunu da siz biliyor ve belirtiyorsunuz haliyle. Çünkü “evrensel değerler”e yaslanıyorsunuz. İnsan evrensel değerlere yaslanarak ömrünü geçirebilir; rahat bir yataktır.

Dördüncüsü, elbette yegâne sahici demokrat da sizsiniz, çünkü liberalsiniz. Boksörle ilkokul çocuğunun karşı karşıya geldiği ringde, herkesin yumruk atma özgürlüğünü savunuyorsunuz. İkisinin de haklarının kısıtlanmasına karşı hassassınız. Seyirci kalabalığı, kan görmek istiyor ve dövüş başlasın diye müthiş tezahürat yapıyor. Bu, boksörü kışkırtıyor. İlkokul çocuğunun çevresini sarıp onu korumaya çalışanlara itiraz ediyorsunuz: “müdahale etmeyin!”

Beşincisi, burada devreye giriyor: tezahürat yapanlar, çoğunluk. Veledi korumaya çalışanlar çoğunluk iradesine de karşı gelmiş oluyor. Ne öneriyorsunuz: “Çoğunluk, boksör ile ilkokul çocuğunun dövüştürülmemesi gerektiğini anlamalı, vicdanen ve fikren buna itiraz etmeli, adaletsizlik ortadan kalkmalı. Değişim böyle olacak.” Tamam da, bugün ne olacak? Dövüş birazdan başlayacak. Dünkünde, evvelsi günkünde ne olduysa o olacak. “Çoğunluk,” diyorsunuz, “vicdanını dinlemeli”. Dinlemiyor! Dediğiniz aslında şu: “Siz de geçin kardeşim, bir yer bulun kendinize tribünde, seyredin.”

Bütün bu garip kendini meşrulaştırma mekanizması öyle bir çalışıyor ki, sonunda siz özgürlüktü şuydu buydu derken, bir bakıyorsunuz, kendinizi yoksullara, işsizlere karşı Wall Street’in CEO’larını savunurken bulmuşsunuz.

Liberalliğin en güzel tarafı, kişiye, üç milyar insanın günde iki dolardan az gelirle hayatta kalmaya uğraştığı, 1200 küsur dolar milyarderli bir dünyada yaşadığını unutma ehliyeti vermesi.

Türkiye’deyse, liberalin imtiyazları bununla sınırlı kalmıyor. Çoğunluğa vehmedilen, atfedilen ve galiba hernekadar liberali bozsa da zaman zaman dayanılamayıp biraz da sipariş edilen bir değişim iradesi ve onun temsilcisi bir siyasî kadroyu analizlerinizin tartışılmaz verisi haline getirdiğinizde, ilaveten korunaklı ve avantajlı bir pozisyon ediniyorsunuz.

Herhangi bir ülkede, halk çoğunluğu istemezse hakiki bir değişim olamayacağını söylemek, şüphesiz bir ayrım çizgisi oluşturur. Zayıfa karşı güçlünün fiilî savunucusu liberal, böylece faşistlerle, diktatörce yöntemleri benimseyen başkalarıyla aynı kampta yeralmaktan kurtulur. Ama boksörle ilkokul çocuğuna yaptığı muamele nedeniyle eşiğine kadar geldiği “doğal seçme” mantığı yüzünden, bu kapısından çıktığı kampa öbür kapısından giriverir. Liberal için hepimiz, deney malzemeleriyizdir.

Ve hiçbir gözlemcinin gözlediği yaratıklara karşı duygudaşlık beslemesi şüphesiz beklenemez.

Ama insanlığa yapabileceği yegâne katkıyı esirgememesi ve hiç değilse analizlerinde doğru bilgiye dayanması, kendi önyargı ve alerjilerini bunlara boca etmemesi beklenebilir.

Memlekette kendini utanmadan hâlâ solcu sayan birilerinin durmadan ona buna liberal diye küfretmesi hadisesiyle bir alâkam yok. Daha doğrusu, tek alâkam, zaman zaman bizzat bu küfre muhatap olmuş bulunmak. Liberalle tartışmanın Marksist için elzem olduğuna iman etmişlerdenim. Çünkü baştan beri anlatmaya çalıştığım o varolmanın dayanılmaz rahatlığı pozisyonu liberallere ender bulunur cinsten analiz yetenekleri bahşedebiliyor.

Ama galiba hakkaniyet duygusuna bunca uzaklık zaman içinde dürüstçe analiz yeteneğini de tarumar ediyor.

Üstelik, hayatın akışına her türlü müdahaleden kaçınmanın teorisini yapan kuş gözlemcisi, bir de bakıyorsunuz, politikanın dik alâsına malzeme taşıyan avcıya dönüşmüş. O tüfeği eline ne zaman almış, fark etmemişsiniz bile.

Evet, hiçbir gözlemcinin gözlediği yaratıklara karşı duygudaşlık beslemesi beklenemez, ama eline tüfeği alıp onlara ateş etmesi de pek tuhaf değil mi?

Yazının aslı Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.