Anneler Gününde Roboski katliamı maktüllerinin aileleri Gülyazı köyünde aşağıdaki basın bildirisini iletti. Aynen yayınlıyoruz.

 

Basına ve Kamuoyuna

28.12.2011’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin F16’ları tarafından bombardımana tutturularak vahşice katledilip paramparça edilen 34 Roboski Şehidi Aileleri olarak hiçbir günahı olmayan evlatlarımızın, aradan ram 137 gün geçmesine rağmen suskun kalan AKP hükümetini ve devlet sorumlularını şiddetle kınıyoruz.

Biz buradan Cumhurbaşkanına ‘Olay titizlikle inceleniyor’ diyen açıklamasına karşın Genelkurmay Başkanlığı’nın ‘Biz görevimizi yaptık’ açıklamasını ve Tugay komutanı Abdullah Paşa bazı aileleri ve korucuları çağırarak ‘Bu bir kazaydı, bunun üzerine daha fazla gitmeyin, farzedin iki otobüs birbirleriyle çarpıştı ve 34 kişi hayatını kaybetti ya da diyelim ki ben yaptım ne yapacaksınız, devlete karşı mı geleceksiniz’ söylemlerini hatırlatarak Cumhurbaşkanına söylediği ile yapılan açıklamaların ne kadar uyuşmadığını hatırlatarak ‘Olay bu şekilde mi titizlikle inceleniyor’ sorusunu sorarak cevaplamasını bekliyoruz.

Başbakan Erdoğan her yerde Türkiye demokrat, özgür, adalet, eşitlik dolu bir ülkedir diyorsa Roboski katliamı bunlar için bir sınav niteliğindedir, çünkü, Roboski için adalet Türkiye için adalettir. Ve eğer Erdoğan bizim dönemizde faili meçhul olmamıştır diyebiliyorsa ‘o zaman Roboski failleri nerede?’ diye sorarak faillerin biran önce bulunup adalet karşısında yargılanmasını istiyoruz.

Üstelik katliamın gerçekleştığı günden beri ailelerimiz her adalet talep ettiklerinde ya bir tehdit, ya bir gözaltı, ya bir tutuklamayla adalet taleplerine cevap vermektedir. Aralarında üniversite öğrencisi de olan 4 çocuğumuzunda bulunduğu evlatlarımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz ve buradan kaymakama atılan bir tuğlanın hesabı sorulurken 34 canımızı vahşice katledenlerdın neden heasp sorulmuyor diyoruz. Başbakana Roboski mağdurları olarak herkesin sorduğu soruyu biz de soruyuruz: ‘Bombalama emrini kim verdi?’

Bugün Anneler Günü. Annelerimiz çocuklarından en güzel hediyeleri beklerken ne yazık ki gözü yaşlı ‘çocuklarının failleri nerde?’ diye bekliyorlar. Gün itibariyle biz buradan bütün annelerin anneler gününü kutluyoruz. Ve devlete şu çağrıda bulunuyoruz: Bizim annelerimiz ağladı başka anneler ağlamasın. Bunlar son olsun. Bu ülkeye barış gelsin, kardeşlik gelsin. Artık yeter.

Êdî bese êdî bese êdî bese diyoruz.

May 132012
 

Fréderike Geerdink

Esra beni mahallede bir dükkana götürmek istiyor. Nedenini bilmiyorum, ama o ısrarla beni elimden tutup sürüklüyor. Dükkana vardığımızda ona ve kardeşine bir defter almak istiyorum, biliyorum ki sürekli yazı yazmak istiyorlar. Ama o istemiyor. Onun aklı rengarenk bir kolyede. Ben itiraz ediyorum; annesinin bunu onaylayacağından emin değilim. Dükkandan çıktığımızda kulağıma fısıldıyor: “Ama o anneler günü içindi…” Böylece geri dönüp kolyeyi alıyoruz.

Bu aralar Gülyazı’dayım. Gülyazı geçtiğimiz Aralık ayı sonunda 34 vatandaşın Türk ordusu tarafından bombalandığı Uludere’ye bağlı. Dört beş evde oturan bir aileyle birlikte kalıyorum. Benim kaldığım oda Esra’nın katliamın 28 yaşında dul bıraktığı annesinin evinde. Şimdi beş ile on yaşları arasında beş çocuğu ile birlikte yanlız yaşıyor. Durumunu çok basit bir şekilde anlatıyor: “Önceleri kötüydü, ama şimdi çok daha kötü.”

Ölen eşi sağlığında değişik işlerden rızkını kazanmaya çalışıyordu; koyun ve keçi güderek, inşaatlarda çalışarak, bazan da altı kilometre ötedeki Irak’a şeker, motorin ve çay kaçağına giderek. Artık hayatta olmadığı için eşinin bir geliri yok. Öldürülenlerin ailelerinin tümü gibi o da devletin verdiği tazminatı reddetmiş. Ailesi yardım ediyor ama görümcesinin eşi teröristlere yataklık ettiği için dört yıllığına hapiste olduğundan bu yardımlarla geçinemiyor.

Fakirlikleri çok çarpıcı. Evde su yok. Şans eseri yakındaki pınar temiz içme suyu sağlıyor. Evde halılar ve sedir, çalıştığını sanmadığım bir televizyon, temel gıda maddelerinden başka, zorunlu olmayan hiçbirşey yok. Yatak yok, çocuklar yorulduklarında bir yastık alıp halıda kıvrılıyorlar. Elektrik saati yanık ve çalışmıyor. Televizyonun altında Esra’nın babasının bir resmi duruyor: üzerine tozlanmaması için örtülen bir örtüyle birlikte…

Ben bu yazıyı yazarken Esra annesine aldığı hediyeyi beyaz bir kağıda sarıyor ve çok tatlı bir not yazıyor üzerine. Ama sardığı hediye kolye değil. Dükkandan eve dönerken, yolun yarısında Esra fikrini değiştirdi. Geri koşarak elinde bir sebze soyma bıçağıyla ve bir çift çorapla geri döndü. Pratik olması lazımdı. Umarım yarın bu hediye Esra’nın  annesinin hüzünlü yüzünü bir parça gülümsetebilir.

 

Bu yazı journalistinturkey.com‘da yayınlanan İngilizce orjinailinden Efe Moral tarafından çevrilmiştir.

May 052012
 

Ümit Kıvanç

1 Mayıs 1977’nin ertesi günü Günaydın gazetesi, operasyon icabı, “Maocular Taksim’i kana buladı” ya da “…işçi bayramını kana buladı” manşetiyle çıkmıştı. Hangisiydi tam hatırlayamıyorum, ikisinden biri. Bizim gazete de buna benzer bir yayını sürdürmeye girişti.

1 Mayıs 1977, iyi tasarlanmış bir devlet operasyonuydu. Solcular arasındaki akıl almaz gerginlikten yararlanarak, birileri, sosyalistlerin belini bir daha doğrulmayacak şekilde kırdılar. O meydana birçok yerden ateş açıldı. İnsanları vurup öldürmekten çok, panik ve izdihama yolaçma gayesiyle. (Yine de, vurulanlar oldu.) Alanın çevresinde görevli polislerin çoğunun bile olacaklardan haberi yoktu. “Vazifeliler” belli ki daha sıkı ve gizli bir operasyonun ruhuna uygun olarak hazırlanmıştı. Velhâsıl, 1 Mayıs 1977, bir katliam girişimiydi, otuz küsur insanın öldüğü bir olaya ille de katliam denmek istenmiyorsa.

Böyle bir olaya ortamı sosyalist gruplar arasındaki ölümcül çatışmalar hazırladı, doğrudur. O âna kadar eline pek silah almamış İGD’liler ile Halkın Kurtuluşu arasında 1 Mayıs afişleri asılırken gece vakti çıkan arbedede Halkın Kurtuluşu’ndan bir genç vurularak öldürüldü. 1 Mayıs’tan bir-iki gün önce. Duygular iyice bilendi. DİSK’e Sovyetik eğilimliler egemendi ve “Maocular alana sokulmayacak” diye ilân etmişlerdi. On binlerce kişiydiler, sendikaların çoğu onların denetimindeydi, yani yanlarında işçiler de vardı, birilerini alana sokmak istemezlerse bunu yapabilecek güçleri vardı. Maocu denen ve yine on binlerce kişi olan gruplar, aynı şekilde, bir yere zorla girmeye kalkarlarsa bunu yapabilecek güçleri vardı.

Sovyetiklerin ve Maocuların “Ortayolcu” dediği gruplar, tampon olsunlar diye aralara yerleştirilmişlerdi.

Ben bu grupların biriyle birlikteydim. Biz alana girdik, bugünkü Taksim Hill Otel önlerine geldik ve olay başladı.

İlk nereden ateş edildi, Maocular DİSK barikatının önüne geldiklerinde ne oldu, o sırada kimsenin bilmesi mümkün değildi.

Zaten ilk anda, pek çoğumuz, orada çatışma çıktı sanmıştık.

Buraya kadarı doğru.

Fakat bundan sonrası da o kadar doğru. Ben o alanda, müthiş bir çaresizlik ve umutsuzluk içinde, elindeki incecik sopayı panzere atarak hiç değilse isyanını dışavurmaya çalışan insanlardan biriydim. İlk andan sonra, hepimize saldırıldığından şüphemiz kalmamıştı. AKM’nin önündeki polisler bizim onlara saldırdığımızı sanarak can havliyle birşeyleri kendilerine siper edip korunmaya çalışırken, bir panzer fırlamış, meydanın ortasında kaçışan insanları ezmeye çalışmıştı. Alandaki birilerinin herhangi bir yere ateş edebileceği bir durum da yoktu. Bizim gazetede ballandırılan masallardaki gibi, “solcuların silahlarına sarıldığı” bir olay falan yaşanmadı, çünkü herkes can derdine düşmüştü.

O sıradaki ruh halim, bize saldıranların yanısıra kendimize kızmaktı, sonradan da bu değişmedi. Yıllardır, şimdi çok önemli bir keşif yapmış gibi “solcuların kabahati” konusunun üstüne atlayan ve neredeyse “1 Mayıs 1977’yi solcular yaptı” demeye uğraşanlar kısa pantolonluyken, ben de, ne yazık ki az sayıda insan da, 1 Mayıs 1977’ye nasıl gelindiğini herkese anlatmakla meşguldü. Yıllarca bunu yaptık, yıllardır bunu yaptık. “Alana yaklaşan kalaşnikoflu Maocular” masallarıyla değil, kendi yaşadıklarımız, gördüklerimizle.

1 Mayıs 1977’ye ortam hazırlanmasında bizim o zamanki dargörüşlülüğümüz ve mankafalığımız konu edilmeli, doğru. Ama bunu bizim gazetede yapıldığı gibi, içinde “sol” geçen her şeye –nedense– duyulan, içten bir düşmanlıkla, “hah, bulduk!” edâsıyla yaptığınızda, amacınızın hakikate hizmet olduğuna inanmak zordur. Bülent Uluer’le yapılmış görüşmeye “İlk kurşun Maoculardan” başlığını atmak, sadece gazeteciliğe ihanet değil, düpedüz kötü niyetliliktir (çünkü okuduğumuz habere göre, adam öyle bir şey dememiş).

Bugün solculuk, sosyalizm vs. adına yenen haltları teşhir etmek başka şeydir, zamanında solcuların katledilişini de solcuların üstüne yıkmaya kalkmak başka şey. Panzere ip takılıp yerde sürüklenen PKK’li cesedi karşısında dehşete düşüp isyan etmeniz için PKK’li olmanızın, hattâ Kürtlerin haklarından yana olmanızın bile gerekmediği gibi.

Bizim gazete bir defa, Muhsin Yazıcıoğlu-NTV hikâyesinde, “hah bulduk!” sendromu yüzünden çuvallamıştı. Şimdi bunun ikincisine doğru doludizgin gidiyor. Ben bu gidişe iştirak edemeyeceğim, herkesten özür dilerim.

Sadece bir noktayı hatırlatarak veda etmek istiyorum: Bugün Türkiye’de, Kemalist değil sosyalist olan, hareketlerine din ve dindar düşmanlığıyla yön vermeyen, sosyalizmi demokrasinin çok derinleşmiş ve yayılmış bir hali olarak anlayan, kendi katillerinin tarafında saf tutmuş sözde solcular tarafından uğradıkları her türlü hakarete rağmen adalet ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen solcular var. Bizim gazete “solcular” derken nedense onları hiç kastetmiyor. Ben de o insanlardan biriyim ve bu tavırdan hem çok sıkıldım hem de açıkça mağdurum. O kalpsiz Demirel’in lafını döndürüp solculara çarpmaya kalkmak için insanın hayatında hiç Maraş katliamı gecesi TV izlememiş veya 1 Mayıs 1977 Taksim’i gibi bir yerde bulunmamış olması gerekir.

Taraf gazetesi bence Türkiye basın tarihinde, hattâ siyasî tarihinde çok önemli bir rol oynadı. Bunu kimse inkâr edemez. Ben de, bu gazetede yazıyor olmanın getirdiği, maddî-manevî her türlü yüke katlanarak bu işe destek olmaya çalışanlardan biriyim ve bundan hiç pişman değilim. Taraf’a uzun ömür ve başarılar dilerim.

Bu gazetede yazdığım süre içinde yazılarımla ilgili olarak beni yüreklendiren, onurlandıran değerli okurlarıma çok teşekkür ederim.

Güçsüz düştüm, diyelim, söylediğim laf bana anlamsız geliyor, diyelim, bütün kusur bende olsun.

Hoşçakalın.

* Bu yazi bugunku (5 mayis) Taraf Gazetesi’nde yayinlanmıştır.

 

19 yıl önce 35 kişinin yakılarak katledildiği Sivas olaylarıyla ilgili davada zamanaşımı kararı verildi. Böylece 5 firari sanık ceza almaktan kurtuldu.

1993 yılında 35 kişinin yakılarak öldürüldüğü Sivas katliamı davası kapandı.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, avukatların son beyanlarının dinlenmesinin ardından karar açıklandı.

Mahkeme, sanıklar Cafer Erçakmak ve Yılmaz Bağ’ın ölmeleri; Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu yönünden ise zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi.

Bu arada, kalabalık grup, sabah saatlerinde Ankara Adliyesi önünde toplandı. Bazı Alevi dernekleri, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ile sendika ve konfederasyonların üyelerinden oluşan gruptakiler çeşitli döviz ve pankartlar açarak, ”Zamanaşımına hayır, adalet istiyoruz”, ”Sivas’ın ışığı sönmeyecek” sloganları attı.

 
struma-3-600x399

İkinci Dünya Savaşı’nda Romanya’dan kaçıp Struma adlı gemiyle Filistin’e gitmek isterken İstanbul’da Karadeniz açıklarında Rus denizaltıları tarafından batırılan gemide hayatını kaybeden 769 kişi anıldı.

(DHA)

Bir kişinin kurtulduğu faciaya tanık olan İshak Alaton kimseye haber verilmeden geminin halatlarının kesilerek, yüzlerce kişinin ölüme terk edildiğini söyledi:

Bilinçli bir cinayetti. Ankara’nın emir verdiği bir cinayetti. Dün Almanya’da Alman Başbakanı Angela Merkel, Neo-Haziler tarafından öldürülen 8 Türk için resmen özür diledi. Biz de bu trajedi nedeniyle Türk Hükümeti’nin özür dilemesini bekliyoruz. Bu bir erdemdir.”

   

 
İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Avrupa’dan Filistin’e kaçabilmek umuduyla yolcularının çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan 770 Romanyalı Musevi Panama bandıralı, nehirlerde kömür taşımacılığı için kullanılan Struma gemisine bindi. 16 Aralık 1941 tarihinde İstanbul’a ulaşan gemi Sarayburnu açıklarında demirledi. İngiliz Hükümeti’nin Filistin’in bu yolcuları kabul etmeyeceğini açıklaması, Almanya’nın müttefiki Romanya’nın da yolcuları geri almayacağını bildirmesi üzerine Sarayburnu’nda bekletilen gemi römorklarla Şile’de Karadeniz açıklarına çekildi.

Gemi Şile açıklarındayken, 24 Şubat 1942 tarihinde Rus denizaltısı tarafından atılan torpille batırıldı. Batan gemide bulunan yolculardan 769’u hayatını kaybederken sadece 20 yaşındaki David Stoliar adında bir Musevi kurtarılabildi. Gemidekilerden 4’ünün cesedi kıyıya vururken 755 kişinin cesedi gemiyle birlikte sulara gömüldü.

Struma Faciası’nın 70’inci yıldönümünde, hayatını kaybedenler için saat 12.00’da Sarayburnu Atatürk Anıtı önünde anma yapıldı. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı (TESEV) tarafından düzenlenen anmaya facianın tanıklarından işadamı İshak Alaton, Struma faciasının anlatıldığı “Serenad” isimli kitabın yazarı müzisyen ve yazar Zülfü Livaneli ve Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman’ın da aralarında bulunduğu bir grup katıldı.

Facianın canlı tanıklarından olan işadamı İshak Alaton, Struma Faiası yaşandığında 15 yaşında olduğunu belirterek “Gemi 2 ay boyunca Sarayburnu açıklarında bekletildi. Kızılay göstermelik yardımda bulundu. Ekmek çuvallarını mavnalara yükleyerek gemiye taşıdım 2-3 gün boyunca. Esas yardımı İstanbul’da yaşayan Musevi cemaati organize etti. Babam Haim Alaton da yardım komitesindeydi. 2 ay boyunca oradaki 770 kişinin hayatta kalması için çalıştık” dedi. Kimseye haber vermeden geminin halatlarının kesilerek o günün hükümeti tarafından yüzlerce kişinin ölüme terk edildiğini söyleyen İshak Alaton şöyle konuştu:

Bilerek yaptılar. Bilinçli bir cinayetti. Ankara’nın emir verdiği bir cinayetti. Dün Almanya’da Alman Başbakanı Angela Merkel, Neo-Naziler tarafından öldürülen 8 Türk için resmen özür diledi. Biz de bu trajedi nedeniyle Türk Hükümeti’nin özür dilemesini bekliyoruz. Bu bir erdemdir. Ya Ankara’dan ya da o dönemdeki hükümetin bugünkü temsilcilerinden biri çıkacak ve o gün adına özür dilemeli. Demeliler ki, ‘Evet bu bizim omuzlarımızdaki bir cinayettir. Biz bunun yükü altında daha fazla ezilmek istemiyoruz ve özür diliyoruz’ demeliler. Özür diliyoruz sözünü duymak istiyorum artık. Zamanı geldi. Türkiye’nin özür dileme cesaretini gösterebilmesi lazım artık. Bunu yapabildiği takdirde Türkiye arınacak ve yükselecek. Biz özür dilemeyi bilmeliyiz. Geçmişimizle artık barışmalıyız. İnsan olalım”

Yazdığı “Serenad” adlı kitapla yaşanan trajedinin geniş bir kamuoyunca da bilnmesini sağlayan Zülfü Livaneli ise Struma Faciası’nın hafızalardan silinmeye çalışılan bir facia olduğunu belirtti. Alman ve Türk hükümetini baskı altında tutan İngiliz Hükümeti ile Sovyetler Birliği’nin suçlu olduğunu iddia eden Zülfü Livaneli, “Hiçbir suçu olmayan yüzlerce kadının, çocuğun, erkeğin katledilmesine izin veriyorlar ve tezgahlıyorlar. Bunu da yüksek politika zannediyorlar. İnsanın önüne herhangi bir sıfat koymadan, insan olduğu için değer vermeliyiz” dedi.

Türk Musevi Cemaati Başkanı Sami Herman ise Struma Faciası’nda hayatını kaybedenler için yarın sinagoglarda anma törenleri düzenlenip, dualar okunacağını söyledi.Anma törenine katılanlar, Struma Faciası’nda hayatını kaybedenler anısına bir dakikalık saygı duruşunda bulundu.

Feb 172012
 

Yorumsuz.

Selam’ın Annesi from onur gunay on Vimeo.