19 yıl önce 35 kişinin yakılarak katledildiği Sivas olaylarıyla ilgili davada zamanaşımı kararı verildi. Böylece 5 firari sanık ceza almaktan kurtuldu.

1993 yılında 35 kişinin yakılarak öldürüldüğü Sivas katliamı davası kapandı.

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmada, avukatların son beyanlarının dinlenmesinin ardından karar açıklandı.

Mahkeme, sanıklar Cafer Erçakmak ve Yılmaz Bağ’ın ölmeleri; Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu yönünden ise zamanaşımı nedeniyle kamu davasının düşürülmesine karar verdi.

Bu arada, kalabalık grup, sabah saatlerinde Ankara Adliyesi önünde toplandı. Bazı Alevi dernekleri, siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları ile sendika ve konfederasyonların üyelerinden oluşan gruptakiler çeşitli döviz ve pankartlar açarak, ”Zamanaşımına hayır, adalet istiyoruz”, ”Sivas’ın ışığı sönmeyecek” sloganları attı.

 
IMG_0206

Bu yazının aslı T24 Haber ve Yorum sitesinde yayınlanmıştır. Yazarın izni ile burada yayınlanmaktadır.

Özge Mumcu

     

Türkiye, siyasi ve sosyolojik olarak değerlendirmeye muhtaç günlerden geçti. Bugünlerin birinde, herkes bayrağını kaptı Ankara’da Beşevler’e koştu. Meydanda her yaştan insan bir araya gelmiş, laiklik adı altında birleşmişti. Laiklik adı altında birleşmişti ama şu sorulmadı: acaba herkes aynı kaygıyı yaşıyor muydu? Yoksa bu kalabalık demokrasiyi mi arzuluyordu?

Beşevler’de buluşan halk kitlelerinin aralarında yaklaşık 400 metrelik mesafe bulunan Anıtkabir’e yürümesi saatleri aldı. Mitingde yürürken Harbiye Marşı sahneden kulağımıza çarptı. “Ne oluyor?” diye sordum yanımdakilere, niye Harbiye Marşı’nı söyleyelim ki?

Cumhuriyet Mitingleri çok yorumlandı, altından çok sular aktı. Ancak o günden kendi gözlemim bir saati aşan yürüme mesafesinde yürüyen kitlenin sahnedeki performansı ciddiye almadığı üzerine. Hep bir ağızdan “Yiğidim Aslanım” söyleniyordu mesela, onu bırakıp “Karlı Kayın Ormanında…” söyleniyordu. Gösteriye katılanların öfkesi satılmış diye tabir edilen medyaya yönelikti; üstelik bu medyanın içinde sadece “yandaş medya” bulunmuyordu.

Altına girebileceği bir siyasi partinin yoksunluğu, herkesi daha öfkeli hale getiriyordu. Mitinge katılan siyasi parti liderlerinin meydanda adları okunurken “Birleşin” sloganları lider isimlerini bastırmaya başladı.

Kalabalık, elinde Türk bayrakları, siyasi partilerin dağınıklığından büyük öfke duyarak dağıldı. Bayrağın “birleştirici” simge olarak seçilmesinin toplum içinde kaynayan bir çok ayrımı da pekiştireceği de daha sonra görecektik.

22 Temmuz 2007 seçimlerinden önce de CHP ve DSP, CHP’nin çatısı altında birleşti. Siyasi birlik içinde seçime girmemeyi öngören seçim yasası nedeniyle CHP içinde DSP milletvekillerine bir kontenjan açıldı. Kontenjandaki 13 milletvekili listelerin birinci ve ikinci sıralarında yerlerini aldı. DSP ise bu birleşmeden sonra, en son kalan 5 milletvekiliyle siyasi hayatının sonuna yaklaştı. AKP seçimden başarıyla çıktı, onu CHP, MHP ve bağımsız adaylarıyla giren adı BDP olarak değişecek DTP meclise girdi. Çift partinin yerine daha renkli bir meclis görünümü ortaya çıkmıştı çıkmasına, ama çoğunluğa sahip olan partinin yasa tasarıları kolayca meclisten geçiverir hale gelmişti.

Ergenekon süreci

Bu süreçte Ergenekon dalgaları başladı. Danıştay saldırısı, Cumhuriyet’e atılan bomba, bulunan mühimmatlar derken dalgalar kasırgaya döndü. Ergenekon, Balyoz, Balyoz KCK operasyonlarına derken dalgalardan biri de ODATV baskını oldu. 28 Şubat’ın tersine bin yıl süreceğinin de işareti miydi tüm olanlar?

İlhan Selçuk’u kalp krizine, komaya ve ölüme götüren süreç aşağı yukarı böyle başladı. Mustafa Balbay önce sorgulandı, sonra hapse atıldı. Tuncay Özkan da tutuklandı. Aradan bir yıl geçtikten sonra, kamuoyuna ortak bir mektup yazmalarının ardından Balbay ve Özkan tecrite alındı. Onların alınmalarını diğer gazeteciler izledi. Soner Yalçın, Barış Terkoğlu, Barış Pehlivan, Doğan Yurdakul… Yurdakul’un karısı kendisi hapishanedeyken öldü. Kendisi, geçen haftalarda sağlık durumu nedeniyle – avukatlarının uzun çabası sonucunda – salıverildi.

Gazetecilerin özgürlüğüne önemli bir darbe ise Nedim Şener ve Ahmet Şık ile geldi. Onları KCK operasyonlarıyla içeri alınan Ragıp Zarakolu da izledi. Burada adını geçirdiğim ve geçiremediğim, Gazetecilere Özgürlük Platformu’nca belirlenen, sayıları 100’ü bulan gazeteciler içeri alındı. Tutuksuz yargılanmaları gereken tüm bu isimler, ellerinden neredeyse tüm iletişim olanakları alınmış, davaların bitmesini bekliyorlar.

Aileler ise ayrı ayrı kendi başlarının dertlerine düşmüş durumda. Çocuklarının durumla yüzleşmesinin yanında, muhtemel bir geçim derdinin içindeler. Komşularının bile korkudan selam vermeye çekindiği günlerden geçiyorlar, kuvvetle muhtemel.

Sübjektif olmak ve hukuk

Bu yazıyı, sıkıcı ve can acıtıcı unsurlarıyla ele almanın arkasında birkaç neden var. Öncelikle ülkenin içinden geçtiği durum sadece “askeri vesayet” veya “sivil dikta” kelimeleriyle açıklanamayacak kadar vahim ve yeniden adlandırılmaya muhtaç durumda olduğu gerçeği. Zihinsel anlamda değişim ve bir kopuş. Ama koptuğu yer gerçekten Kemalist devrim mi? Kemalist devrim kendi içinde kopalı yıllar oldu.  İkinci olarak, dava süreçlerine dair haberlerin tek taraflı ve bir çantacılıkla servis edilme durumu. Bu servis ediş şekli, toplumda derin bir yaftalama kültürünü de beraberinde getiriyor. Üçüncü sıkıntı protesto eylemlerini organize edenlerin sadece kendi sahiplendiği gazeteciler çerçevesinden gazetecilere yönelik tehdidi protesto etmesi.

Hükümet kanadından yapılan açıklamalar, uluslararası kamuoyuna da verilen mesaj, tüm bu gazetecilerin terörist olma suçundan dolayı içeri alındıkları üzerine. Burada kamuoyunda da, insanların örgütlenmelerinde de insanların elini kolunu bağlayan tam da böylesi geniş bir suç tanımının içine düşmüş olmaları.

Kendi adıma, çeşitli gazeteciler hakkında bambaşka varsayımlarım ve hatta gözlemlerim olabilir. Bu varsayımlarım, benim kendi görüşlerim ve çıkarımlarımdan ibarettir ve onları suçlu çıkarmaz, en fazla üzerine konuşulabilir. Ama tüm bir basın ordusuyla yapılan dedikodunun adı propagandadır, Goebbels döneminden beridir de  adı değişse de durum budur. İçinden geçtiğimiz dava süreçleri, daha geniş bir değerlendirmeyi ve kuyumcu titizliğinde bir gazeteci incelemesini fazlasıyla hak ediyor. Gazeteciliğe değil de yorumculuğa dayanan yeni medya düzeninde de, bu incelemenin yapılması bir tarafa gazeteciler de teker teker işlerinden oluyor.

Bugün gelinen durum, sübjektif olmayı kaldıramayacak kadar ağır.

Önümüze hukukun gereklerini ve olması gerekenleri koymadığımız sürece, yenik çıkan taraf gazeteciler ve haber alma özgürlüğü elinden alınan halk olacaktır.

Bugün, ardımızda tecrite alınmamızı protesto eden ya da içeri alınmamızı protesto eden birkaç kişiden fazla kişi olmayacak, onlar da kendi içlerinde bölünüp gidecek.

O gün, muhtemel ki, o mitingde bir araya gelen kalabalıkların büyük çoğunluğu askeri bir darbeye değil, daha aydınlık ve şeffaf bir ülkeye özlem duyuyordu. Seçim sonuçlarına yansıdı mı, hayır.

Bugün bir gün hepimizin yolu Özel Yetkili Mahkemelerde sona ereceğini gördüğümüz bir kâbusun içinde yaşamaya çalışıyoruz.

Cenazeler dışında bir araya gelmediğimiz sürece, toplumsal acılarımız bireysel acılarımıza dönüşmeye mahkûm.

Bugünün hesabı aynı zaman içinde verilmediği sürece aynı hikâyeleri, yeni baştan yaşamaya da mahkûmuz.

 

Yetvart Danzikyan Radikal’de yayınlanan yazısında “çocuklarını yargılayan ülke” diyor Türkiye’ye ve hapisteki çocuklar üzerine ilginç istatistikler yayınlıyor. Buyrun;

Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevinde olup bitenler şöyle bir dönüp kendimize, çocuklarla kurduğumuz ilişkiye ve Kürt sorunu’nda nasıl da yakıcı bir aşamaya geldiğimizi görmemiz için bir fırsat sağlayacak mı acaba? Şüpheliyim. Çünkü şunlar var: Öncelikle siyasi ya da adli suçlu ile kurulan ilişkimiz problemlidir. Siyasi hükümlüyü neredeyse insandan saymayan eğilim hala bu toplumda güçlüdür. Bu, devletin ve seçilmiş hükümetlerin de tavırlarına yansır ve aynı şekilde oradaki bu tavır, topluma daha güçlü bir biçimde geri döner. Hayata dönüş adı verilen Bayrampaşa cezaevindeki katliamın o rahatlıkla yapılabilmesinin sebeplerinden biri budur. Hal böyle iken Kürt siyasi hareketine mensup tutuklu ve hükümlüler bir kat daha görmezden gelinir zira burada devlet ve seçilmiş hükümetlerin yok sayıcı, her türlü ezaya layık görücü bakış açısı çok daha baskındır. Klasik devlet ve seçilmiş hükümetler olur olmaz her siyasi konuda hemen “vatan hainliği” söylemine sarıldığında, bu söylemin ardında her türlü insan hakkı ihlali rahatlıkla, pervasızca yapılılır ve “yetkililer” bunların yapılmasına göz yumar omuz silker. Ve artık öğrendik ki, bunlar çocuk bile olsa, kural değişmemektedir. Pozantı’da olanlar, bu toplumda çocuklara (ve tabii kadınlara) yönelen güçlü gaddarlığın, siyasi bir de boyut bulup katlanarak bir kabusa dönüşmesidir. Ve biliyoruz ki o çocukları oradan çıkarmak sorunu tek başına çözmeye yetmeyecek. Toplumdaki bu algıyla da uğraşılması lazım. Diyecekiniz ki, devlet ve toplumdaki mevcut zihniyetle mi? Evet haklısınız, o yüzden şüpheliyim. Ama bir yerden başlamak gerekiyor.

Başlamak derken. Bu nereden başladı, nasıl bu noktaya gelindi sorusunun etrafında da bir miktar durmak gerekecek sanırım. Yani, demek istediğim, cezaevlerinde neden bu kadar çok çocuk var? Bu konuda Adalet Bakanlığı istatistikleri ilginç sonuçlar veriyor. Bakanlığın sitesindeki dökümler gerçekten Kürt Sorunu’nun ve çocuk sorununun nasıl da içiçe geçerek, katlanarak bu hale geldiğini sayısal olarak da gösteriyor. Çocuklara ve insanlara veri demek son derece tatsız olacağından, birkaç, veri demeyelim de, eğilimi, paylaşayım.

Öncelikle Ekim 2011 itibariyle cezaevlerindeki çocuk sayısına bakalım. 12-17 yaş arasında toplam 2021 çocuk cezaevinde şu an. Bunların 1623’ü tutuklu. Yani haklarında aslında hüküm verilmemiş. Buna rağmen cezaevindeler. Doğrusu müthiş bir oran. Peki bu hep böyle miydi? Aslına bakarsanız hayır. Burada diğer iki kategori hayli açıklayıcı oluyor. Bunlardan biri ceza mahkelerine açılan davalardaki çocuk sanıkların durumu. Bir alt kategori olarak da Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 250. maddesi (Bu, istatistiklerde DGM davalarının yerini alan madde) uyarınca haklarında dava açılan çocuklara bakabiliriz. 2005 yılında 150, 2006 yılında 474 çocuk hakkında bu maddeden dava açılmış. 2008’da bu sayı 948 oluyor. 2009’da bu rakam 2.036’ya, 2010’da ise 3.312’ye çıkmış. Çarpıcı bir artış var doğrusu.100.000 çocuk arasındaki sanık sayısı oranından da bu eğilimi tespit edebiliyoruz. 2001 yılında DGM’lik suçlardan sanık olan çocukların 100.000 çocuk arasındaki oranı 4 iken 2010 yılında 43 olmuş. 10 katlık bir artış var. Tüm suçlara baktığımızda ise 100.000 çocuk arasındaki sanık sayısı oranı 2002’de 977 iken 2010’da 1723 olmuş. (http://www.adlisicil.adalet.gov.tr/istatistik_2010/cocuk/cocuk4.pdf)

Bir diğer kategori de çocuk ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde verilen mahkumiyet kararları. 2002 yılında 59 çocuk hakkında hapis cezası kararı verilmiş. 2006 yılında 1614 çocuk için hapis cezası kararı veriliyor. 2010 yılında ise bu sayı katlanarak artıyor ve 5950’ye çıkıyor. 10 yılda 59’dan 5950’ye gelmişiz, 100 katlık bir artış. (http://www.adlisicil.adalet.gov.tr/istatistik_2010/cocuk/cocuk17.pdf)

Pekala. Bu eğilimleri nasıl yorumlamalı? Basıt bir bakışla “eh , çocuklar daha fazla suç işlemişler işte, ne olacak?” denebilir. Mesele bu kadar basit değil oysa. Öncelikle çocukların, iktidar tarafından düz bir suçlu olarak görülmesi var. Bu ciddi bir mesele. İktidar, sistem dışına çıkan çocuklara hiç müsamaha göstermiyor, onları “çocuk” olarak görmüyor. Hele ki bu çocuklar “otorite karşıtı” eylemlere katılmışsa. (Taş atan çocuklarla ilgili hukuki çabaları hatırlayın) Böyle bir durumda iktidar ve devlet hemen bunu Kürt siyasal hareketine karşı bir argüman olarak kullanıyor ama aslında bu çocukların “devlet düşmanı” olarak lanse edilmesine katkı sağlıyor. Ve meselenin derinine inmeyi reddediyor. Oysa burada üzerinde durulması gereken adli-polisiye adımlardan çok nasıl olup da bir coğrafyadaki çocukların, böyle bir ruh haline girdiği sorusu üzerinde düşünmek ve çözüm üretmektir. Herhalde en yakıcısı bu fakat tek meselemiz bu da değil. Çünkü çocuk meselemiz Kürt meselesinden, taş atan çocuklardan ibaret değil. Diğer alanlarda da yargı sürecine takılan çocuk sayısında müthiş bir artış var. Ve çok açık ki burada da iktidarın, otoritenin gitgide artan bir algı eksikliği söz konusu. Topluma bakışta dindar-dindar olmayan sınıflamasına gidildiğinde, belki seçmeninizi ve toplumun dindar kesimini tatmin edebilirsiniz. Ama hayat, bilhassa sokaklardaki hayat bu sınıflama üzerinden yürümüyor. Dolayısıyla iktidarın bakışı çok sayıda kör nokta yaratıyor. Bu kör noktalarda çaresiz, ailelerinin, çevrelerinin gadrine uğramış çok sayıda çocuk var. Bu çocukların yaralarına pansuman yapmak için çok daha geniş, hayatın her türlü dinamiğini hesaba katan bir bakış açısına ihtiyaç var. Bu tablo karşısında “ya tinercidir ya dindar” demek, çocuklara “dindar değilseniz umurumuzda değilsiniz” demektir. İyi ama, bir ülke çocuklarına bunu diyebilir mi?

 

   

Türkiye Cumhuriyeti cezaevinde işkenceyle öldürdüğü Engin Çeber’in hayatının değerini hesapladı: 36,270 TL.

Gözaltına alındıktan sonra götürüldüğü Metris Cezaevi’nde gördüğü işkence nedeniyle 10 Ekim 2008′de yaşamını yitiren Engin Çeber’in babası Ali Tekin, annesi Kamile Tekin ve kız kardeşi Şerife Çeber, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’nde İçişleri ile Adalet bakanlıkları aleyhine “destekten yoksun kalma tazminatı” davası açtı.

Habertürk’ün haberine göre; Aile, toplam 750 bin TL maddi ve manevi tazminat talep etti. Mahkemenin görevlendirdiği bilirkişi, tazminat talebiyle ilgili raporunu tamamladı. Adalet Bakanlığı’nın “Çeber’in desteğinden yoksun kalmaları söz konusu değil, tazminat talebi zenginleşme sebebi olmamalı”, İçişleri Bakanlığı’nın da “Dava reddedilmelidir” yönündeki görüşünün yer aldığı raporda, iki bakanlığın “tam kusurlu” kabul edilmesi halinde anne Kamile Tekin için 19 bin 359 TL, baba Ali Tekin için ise 16 bin 911 TL olmak üzere, toplam 36 bin 270 TL maddi tazminat ödenmesi gerektiği kaydedildi. Son karar mahkemenin.

Nüfus Kayıt Tablosu’na göre Çeber, öldüğünde 29 yaşında. Yaşam Tablosu’na göre kalan ömrü 38,32. Yani yaklaşık 38 yıl. Muhtemel yaşam süresi olarak 38 yıl eklendiğinde Çeber’in ortalama ömrü 67. Ancak devlet memurları için emeklilik yaş haddi 65 olarak belirlenmiş, Yargıtay ise aktif çalışma hayatının 60 yaşına kadar süreceğini kabul ediyor. Bu durumda Çeber’in aktif yaşam süresi 60-29 yani 31 yıl. Ölenin bekar olması ileride evlenerek iki çocuk sahibi olacağı varsayımı göz önünde tutulmalıdır. Engin Çeber’in olay tarihinde işsiz olduğu için aylık gelirinin 457 lira olarak hesaplandığı raporda kazancın ileriki yıllarda yüzde 10 artırabileceği belirtildi. Çeber’in ölmemesi halinde şu anki yaşları gözönüne alındığında babasına 17, annesine de 20 yıl destek olabileceği de kaydedildi.

Bu titiz çalışmaya göre Türkiye Cumhuriyeti’nde insanın tek bir değeri var: getireceği gelir.

 

   

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde 11 Ocak’ta yapılan “Ceza Hukuku Genel Hükümler” ara sınavında sorulan sorular Türkiye’nin gündemi ve yasallıklar açısından hem çok önemli, hem de verilen yanıtlar konusunda merak uyandırıyor.

Tabii sınavda olaylara dersin konusu gereği Ceza Hukuku açısından bakılmış. Dileğimiz diğer kürsülerin de eğitimde güncel hukuksuzluklardan çıkışla bu kavramların yerleştirilmesine katkıda bulunmaya başlamaları.

İşte o sorular:

1.Sınır bölgesinde yaşayan 16 yaşındaki Şivan, ailesinin geçimini sağlamak zorunda kalmış ve okulunu bırakmıştır. Bir katır alarak, yaşadığı köydeki pek çok kişinin tek geçim kaynağı olan sigara ve mazot kaçakçılığına başlayan Şivan’ın, köyünün yakın olduğu sınır bölgesinde, yıllardır çatışmalar yaşanmaktadır. Terörle mücadele güçleri aldıkları “yanlış” bir istihbarat sonucu, terörist zannettikleri kaçakçı grubu, sınırı geçip Türkiye’ye girerken bombalarlar ve Şivan’la birlikte 34 köylü hayatını kaybeder. Bu olay üzerine bazıları şöyle bir söylem geliştirirler: “Ne fark eder ki, ha terörist, ha köylü. Hepsi aynı bölgenin insanı. Bunlar da zaten terörist olacaklardı. Sorun yok o halde, başarılı bir operasyondur bu!” Böyle bir anlayışın hakim olduğu bir devlet düzeni, nasıl bir ceza hukuku yaratırdı? Bu ceza hukukunun özelliklerini kısaca anlatınız. (10 puan)”

 

2. Mardin’de bulunan, Kadim Süryani Manastırı Deyrulzafaran’ın çevresi, 1 kilometreye kadar uzanan bölge bakımından SİT (korunması gerekli) alanı ilan edilmiş ve bu alanda her türlü kazı vs. yasaklanmıştır. Manastırın çevresinde define olduğunu duyan Sercan ve Mercan, ellerindeki haritada işaretli olan bölgede, bir çok ağacı kesip, genişçe bir alanı kazarlar. Herhangi bir şey bulamazlar ve bir rahibin ihbarı üzerine yakalanarak, “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu”nu ihlal etmekten mahkum olurlar. Daha sonra, Kültür Bakanlığı’nın önerisiyle bir Kanun Hükmünde Kararname hazırlanır ve Manastırın çevresi SİT alanı olmaktan çıkarılır. Sercan ve Mercan’ın durumunu değerlendiriniz. (15 puan)”

 

3. “Lozan Barış Antlaşması m. 42/2 ve 3’te yer aldığı halde, azınlık okullarına bütçeden pay ayrılmaması” konusunda, TBMM Genel Kurul salonunda, gündem dışı konuşma yapan Ermeni asıllı, bağımsız milletvekili Agop, bir grup milletvekilinin sataşması nedeniyle konuşmasını tamamlayamaz. Meclis restoranında, milletvekili Asım, Agop’a saldırır ve “hadi burada konuş!” diyerek, bıçakla göğsünden yaralar. Arkadaşları tarafından derhal oradan uzaklaştırılan Asım, ertesi gün İtalya’ya kaçar. Birkaç gün sonra Agop, hastanede kaptığı bir enfeksiyon nedeniyle hayatını kaybeder. Asım’ın yargılanabilmesi için, Türkiye “iade” talebinde bulunur. İtalya ise, suçun “siyasi” olduğu gerekçesiyle talebi reddeder.

Olayı “dokunulmazlık”, “nedensellik” ve “iade” açısından değerlendiriniz. (20 puan) ”

 

4. Van’ın Erciş ilçesinde meydana gelen deprem büyük bir yıkıma yol açmıştır. Depremde evi oturulamaz hale gelen Baran, beş çocuğuyla birlikte, şiddetli kış şartlarında sokakta kalmıştır. Ülkenin her yerinden gönderilen yardımlar gerektiği gibi dağıtılamamış ve ilk günlerde, pek çok kişi çadır dahi edinememiştir. İkiz olan iki küçük kızının açlıktan ve soğuktan ölmek üzere olduklarını gören Baran, çadırların ve gıda yardımlarının bulunduğu depoya girmeye karar verir. Gece yarısı deponun kapısını kırıp, bir çadır ve yiyecek maddeleri alır. Tam depodan çıkmak üzereyken, depo bekçisi tarafından görülür. Bekçi, Baran’a durmasını söyler ancak Baran koşarak uzaklaşır. Ertesi gün jandarmayla birlikte, ilçeyi dolaşan bekçi, çadırın önünde gördüğü Baran’ı tanır ve hakaret etmeye başlar. Baran, eline geçirdiği bir kazmayla bekçiye saldırır ve tam başına vurmak üzereyken, jandarmalardan birisi ateş ederek, Baran’ı bacağından yaralar. Olayı değerlendiriniz. (20 puan)”

 

5. Ankara’nın en işlek caddelerinden birinde gece yarısı fuhuş pazarlığı yapmakta olan M. polisler tarafından yakalanarak karakola götürülür. Karakol amiri, iki polis memuruna “bunları biz yakalıyoruz savcı bırakıyor. Siz biraz terbiye edin ama iz bırakmayın” der. Polisler, M’yi tamamen soyup üzerine soğuk su dökerler ve ardından koltuk altlarına kaynamış, sıcak yumurta koyarlar. Sabaha kadar bu işlemi defalarca tekrar ederler ve sonra bırakırlar. Ertesi gün Cumhuriyet Savcılığı’na giden M durumu anlatır ve şikayetçi olur. Polis memurları verdikleri ifadede, kendilerinin bir kusuru olmadığını, karakol amirinin emrini yerine getirdiklerini söylerler. Polis memurlarının serbest bırakıldığını gören M, akşam karanlığında, karakolun önünde duran polis aracının dört tekerini de bıçakla kesip, camlarını kırar. Hırsını alamayan M. ertesi gün de karakolun bütün camlarını taşlar. Olayı “hukuka uygunluk nedenleri” ve “ suç sayısı” bakımından değerlendiriniz. (15 puan)”

 

6. Uzun zamandır iş arayan ancak başvuruları sonuçsuz kalan mimar Selim, Rusya’da büyük inşaat işleri olan bir firmadan, iş görüşmesi için davet alır. Görüşme sırasında giyebileceği güzel bir elbisesi olmayan Selim, oyuncak bir tabancayla bir kuru temizleyiciye girer ve dükkan sahibi Kerem’i tehdit ederek farklı kişilere ait; takım elbise, gömlek ve paltoyu alır. Polise haber vermesini engellemek için, Kerem’in cep telefonunu parçalar; anahtarları alıp dışarı çıkar ve kapıyı kilitleyerek kaçar. Kerem uzun süre dükkanda kilitli kalır. Olayı değerlendiriniz. (20 puan)”

Cevapları bekliyoruz. Sizin de bir yanıtınız varsa buyrun aşağıda “yorumlar” bölümüne….

Soru kağıdının aslı burada.

 

Selçuk’un Şirince (Kirkintze) köyünün restorasyonu ve yaptığı katkılar yüzünden devletçe sürekli cezalandırılan ve son iki yıldır yapımı için uğraştığı “Kaya Mezarları”nı izinsiz yapmak yüzünden hapis cezasıyla ödüllendirilen Sevan Nişanyan bu yapıtı 19 Şubat Pazar günü açacağını Facebook üzerinden yaptığı bir açıklama ile duyurdu:

Arkadaşlar, 19 Şubat Pazar günü öğlen sularında küçük bir törenle Kayamezarının açılışını yapacağız. Üç seneden beri orada duran iskele indirilecek. Şarap ikramımız var (Şirince şarabı değil). İçkiyle başı hoş olmayan misafirlerimiz için çay kahve filan da var.

30-40 kişiye kadar gece misafir de edebiliyoruz. Buyurun, bu tarihi günü kaçırmayın.

Bu hayvanların gene niyeti bozuk görünüyor. Onlar yıkmaya teşebbüs etmeden buyurun gelin, dünya gözüyle görün, tadını çıkarın.”