Bugün mecliste AKP Grup Toplantısı’nda konuşan Başbakan Tayyip Erdoğan, Humus’ta yapılan katliam için Suriye Devlet Başkanı Beşir Esad’ı eleştirdi. Türkiye ve Suriye halklarının kardeş olduğunu söyleyen Erdoğan, kendilerinin baskıcıya karşı mazlum halkın yanında olduğunu söyledi. Erdoğan “Humus’un hesabı sorulacak” dedi.

Uludere katliamının acıları hala bu kadar taze iken, kendi halkına bu duyarsızlıkla davranan bir başbakanın, konu bir başka ülke olduğunda hakkın yanında olması iktidarın çifte standartının en son örneği. Aslında bu yaklaşım Türk devletinde bir gelenek. Çeçen teröristlere kurtuluş savaşçısı muamelesi yaparken kurulduğu tarihten bu yana kendi halkının başkaldırılarını şiddetle ezen Türkiye yönetimindeki bu yaklaşımı hiç de şaşıracak bir şey değil. Ancak Erdoğan’ın bu söylemi, AKP iktidarının artık devlet sisteminin ayrılmaz parçası haline geldiğinin ve eleştirerek iktidara geldiği statükonun bir savaşçısı olduğunun bir göstergesi.

Başbakan bugünkü konuşmasında dindar nesil tartışmasına da değinerek, “31 Mart vakasıyla başlayan süreçte irtica diyerek bu ilkenin dini ve manevi değerleri ayaklar altına alındı. Türkiye hiçbir zaman irticaya prim vermedi. Ama Türkiye bu irtica kampanyasına çok ağır bedel ödedi” diye konuştu. Mahmut Derviş şiiri okuyan Erdoğan muhalefetin onlara karşı olan her şeye irtica yaftasını yapıştırdığını iddia etti.

Burada da günlerdir tüm muhalifleri “Ergenekoncu” olarak yaftalayan bakanlarını ve yandaş medyasını unuttuğu gözlemlenen Başbakan konuşmasında Paul Auster ve İsrail’e saldırılarını sürdürdü.

Feb 022012
 

Perihan Mağden, Taraf Gazetesi’ndeki işinden hükümete, AKP’ye ve Recep Tayyip Erdoğan’a ağır göndermelerle ayrıldı.

İşte o zehir zemberek yazı:

Perihan MAĞDEN / TARAF


Üç kare 

 

Bir polis köpeği varmış: Adı Gediz. Bugün okudum gazetede.

Gedizliler çok çok çok çok alınmışlar. “Siz bizim yerimizin- yurdumuzun adını bir köpeğe nasıl verirsiniz?” diye.

Allahtan son derece yaratıcı bir zihin yapımız var.

Ben mesela yaratıcılıktan nasibini almamış biri olduğum için tuttururdum “Gediz adının NE sakıncası var? Üstünüze tapulu mu bu isim? Ayrıca bu kadar güzel/ faydalı bir köpeğin adının sizin yaşadığınız yerin de adı olması, çok hoş değil mi?” diye.

Kıvrak zekâlı Türk Polisi derhal Artemis yapmış köpeğin adını. Gediz de, pardon, Artemis de şıp diye alışmış yeni adına. Şimdi “Artemiiis!” deyince geliyor.

Böylesine hassas sinirli insanların mütemadiyen doğanın içine ederek, yeşil alanları yok ederek, topraklarımızın altını üstüne getirerek, geceplazalar/ gecedelenler çakarak/ dikerek yani saygısız ve inanılmaz kaygısızlıkta yaşadığı Bu Topraklar’da–

Onların hassas sinirlerini “bozan” aklımızın alamayacağı konularda orantısız çıngarlar çıkartarak bizleri terörize etmesiyle yaşıyoruz/ yaşamaya çalışıyoruz.

Kasım, aralık, ocak: ÜÇ AY BOYUNCA yazarım “düzenli nizamda” diye ve “üç” başlığıyla başlamıştım. ÜÇ aylık süremin sonuna geldim.

Yani artık ancak arada bir (o da çok arada bir) yazıcam/ yazarım Taraf’ta Kıymetli Okur!

Hatırlatırım: BU ülkede BU şartlarda BU kronik ifade özgürsüzlüğünde yazmaya daha fazla tahammül edemediğimden bıraktım (tam) üç yıl önce Eski Radikal’deki köşemi.

Ancak Taraf’ı o denli beğenip o kadar sahiplendim ki dışardan, işlerine müdahil olmaya başladım dayanamayıp.

Ama “dışardan” bunca müdahil olmaktan da utanıp (zira hayatta en iğrendiğim insan tipi “yaralı parmağa işemeyen” insan tipidir) “Pamuk eller taşın altına!” oldum BARİ haftada iki kez yazayım, bir faydam dokunacaksa –oldum.
Taraf, her türlü maddi ve manevi baskıya insanüstü bir gayretle göğüs geren kahramanlar sayesinde çıkartılıyor.

Günde on iki ilâ on dört saat çalışıp bu gazetenin her gün bayilerde yer almasını sağlayan çekirdek kadro–

Onlar, hakikaten benim kahramanlarım.

Benim okumak istediğim gazete Taraf. Bu ülkede okumaya tahammül edebildiğim yegâne gazete. Ayrıca.
Taraf’ın çıkmadığı bir Türkiye demek ifade özgürlüğüne dair her türlü ümidin yok edildiği bir Türkiye demek; bu kadar basit.

Sürekli ekonomik ve psikolojik bir darboğazda tutuluyor Taraf. Bir nevi abluka altında “Yok olsa da kurtulsak!” kafasıyla dört bir yanından kuşatılmış, HİÇBİR ama hiçbir yardım görmeyerek/ destek verilmeyerek/ maddi ve manevi katkı sağlanmayarak batırılmaya, yok edilmeye çalışılıyor.

Belki ismimin, belki kalemimin, belki yazılarımın bir nebze katkısı, faydası, hayrı olur diyerek–

Ve hakikaten iki yıldır filan üstünde debelendiğim kitabımı (ümit ederim son kez) terk ederek yazmaya başladım burada.

“Haftada iki kezden nolur yani?” yaptım. Zira bir oturuşta, taş çatlasa kırk beş- elli dakikada yazıyorum köşe yazılarını.

AMA kazın ayağı öyle değil!

Bir kere siyasete/ gündeme kilitleniyorum köşe yazmaya başlayınca. Elimde değil.

“İki kez” yazıyor olmak ruhumun tamamen bu mevzulara seferber olmasına engel teşkil etmiyor. Tam tersi.

Oysa şimdi ruhumu Türk Siyasetsizliğinin kayalarından kurtarıp romanımın sularına açılmam gerekiyor.

Çıkış tarihini beş- altı kez erteledim.

Öylesine vahim durum!

Başbakan bu arada bir değil iki yazıma dava açmış. Ve de yalnızca tazminat değil, ceza davası da açmış! Avukatlarının sayfalar boyunca döktürmeleri geldi.

Yani o yazılarımdan ötürü “hapis yatma” olasılığımı da diri tutuyor. Tebrikler!

Pazartesi günü Neşe Düzel’in Yücel Sayman mülâkatında her şey harikulade bir berraklıkla açıklanıyordu.

Yücel Sayman’dan alıntılarla BİTİRİYORUM.

“Asıl vesayet, halkın üzerinde kurulan vesayettir. Bu ülkede halkın üzerindeki vesayet kaldırılmadı! Sadece vasi değişti. Bir miktar asker geriledi, yerine siyasi iktidar geldi.”

“Mesela yargı bağımsız hale getirilebilirdi ama getirilmedi. Nitekim AK Parti daha ilk adımda HSYK’yı kendine bağımlı olabilecek bir şekilde kurdu.”

“Eskiden kimin tehlike ve tehdit olduğu kararını Millî Güvenlik Kurulu’nda askerler verirdi. Şimdi bu kararı hükümet veriyor ve yargıya nelerin bertaraf edilmesi gerektiğini, nelerin tehdit ve tehlikeler olduğunu o söylüyor.”

“Tutuklama dört yıldan fazla olmaz dersiniz ve yargıcın buna uymasını sağlarsınız. Ama reform adı altında bunu BİLE getirmediler.

Terörle Mücadele Yasası’nı ve Türk Ceza Yasası’nın 301. maddesini kaldırırsınız. Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı var bunu kaldırın diye. BUNLARIN HİÇBİRİ YAPILMADI. Ayrıca YARGIYI DEVLETE KARŞI BAĞIMSIZLAŞTIRMAK LAZIM. Yargıçlardaki devleti koruma kültürünün değişmesi lâzım. AK Parti bütün bunları yapmıyor çünkü referandumdan sonra vesayet sisteminin bittiğini düşündü bu ülkede.”

Kendi vesayet sistemini devreye soktu AKP. Bunun saadeti içinde şişiniyor. Şişiyor.

Bu son cümle bana ait tabii ki. Maalesef, belli oluyor!

Hoşçakalın Sevgili Okur. Sağlıcakla kalın.”

 

 

Hem Başbakanın hem de Kemal Kılıçdaroğlu’nun eğitim ve demokrasi konusundaki yaklaşımları bugün dudaklarımızı uçuklatmaya devam etti.

Erdoğan İl Başkanları Toplantısı’nda “ateist gençlik mi yetiştirecektik, tabii ki dindar gençlik yetiştireceğiz” derken Kılıçdaroğlu da katıldığı TV programında orta eğitimin amacının “birlik ve beraberliği aşılamak” olduğunu söyleyerek çocukların ve gençlerin devletin istediği tek tip adam olarak yetiştirilmesinde “yoktur birbirimizden farkımız, biz Türk devlet adamlarıyız” şiarının temsilcisi olduklarını kanıtladılar.

Çocukları, gençleri, hatta insanları rahat bırakın önce bir adam olsunlar ey devlet büyükleri.

Yoksa bugün, yarın ve daima “şey” kalacaksınız.

Feb 012012
 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan AKP İl Başkanları Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, tüm Türkiye tarihini CHP uygulamalarına bağlayarak ana muhalefet partisini eleştiri yağmuruna tuttu.

“Bunların hepsi CHP’li. Düşünebiliyor musunuz Elifba kitapçığını yasaklamışlar. Bu zihniyete ne denirse CHP zihniyeti de odur. Hz. Ali’nin Cenkleri’ni yasaklamışlar. Senin cenklerle ilgilenmen lazım. … Rıfat Ilgaz’ın Yaşadıkça kitabını yasaklamışlar. Aziz Nesin’in Azizname adlı kitabının toplatılmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararı.”

Hapisteki gazetecilere “onlar gazeteci değil terörist” diyerek hem savcı, hem yargıç hem de kanun olduğunu bir kez daha sergiliyen Erdoğan, Paul Auster tartışmasına da girdi:

“Geçenlerde yazar Paul Auster bir Türk gazetesine röportaj verdi. Türkiye’yi antidemokratik bulduğu için gelmiyormuş.Hapiste yatan gazeteciler yüzünden Türkiye’ye gelmiyorum. Çin’e de gitmiyorum. Aman! Biz sana çok muhtacız. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder? Kılıçdaroğlu da sahip çıkıyor. ‘Onun gördüğünü bazıları görmüyor’ diyor. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Bu yazar en son 2010′da İsrail’e gitmiş. Güya İsrail demokrat, laik, insan hak ve hürriyetlerinin sınırsız olduğu bir ülke. Sen ne cahil bir adamsın. İsrail tam bir din devleti. Gazze’de bombalar yağdıran bunlar değil mi? Bizdeki Kılıçdaroğlu görmezse onlar da görmez. Nasıl oluyorsa İsrail’deki hak ihlallerini görmüyor.
Bu yılki yazarlar konferansına da Auster ile Kılıçdaroğlu birlikte gider.”

Tüm uluslararası Sivil Toplum Örgütleri ve düşünürleri düşman ilan eden Erdoğan, kendine özgü herkes yanlış sadece benim söylediğim doğru yaklaşımıyla bu konuşması ile yarının “şey”i olma yolunda önemli mesafe kaydetti:

“İçeride olan gazeteciler gazetecilik mesleğinden dolayı içerde değil. Öyle zanlılar var ki bizzat terör eyleminin içinde bulunmuşlar, polis katletmişler. Bunların ceplerinden terör örgütünün basın kuruluşlarının kimlikleri çıkıyor. Terör örgütü de gazeteci tutuklandı diye propaganda yapıyor.
Türkiye’nin ana muhalefet partisinin genel başkanı da gittiği her ülkede, görüştüğü her yabancıya ülkesini kötülüyor. Ülkesinde gazetecilerin tutuklu olduğunu iddia ediyor. Orada da buna pek inanmıyorlar.”