Mahir Adalı

 

İsmi bende kalsın… Televizyonda gündemin masaya yatırıldığı bir toplantı… Sıra Yunanistan’a geliyor. Masanın eskilerinden, Türkiye’nin yorumcularından biri “ Yunanistan’da aslında hükümet kurulabilir” diyor. Kulak kabartıp gözden kaçırdığımız bir hesap var herhalde diyorum. İfade şu: Yeni Demokrasi ve PASOK’un 149 milletvekili var. Sağdan soldan 2 milletvekili daha bulsalar gerekli sayıyı geçerler… Türkiye’de bu oldu. Sıradan bir politika takipçisi 90’ların ortasında sağdan sağa, hatta soldan sağa giden isimleri hatırlar.
Gel gör ki Türkiye’de normal olan, Yunanistan’da normal değil. Evet, Yunanlılar bıyıkları, baklavaları, küfürleri ve daha pek çok şeyleriyle Türkiyelilere benzer ama demokrasilerinin ve siyaset yapma yöntemlerinin Türkiye’ye hiç benzemediği kesin. Üstelik son seçimle oluşan, daha doğrusu oluşamayan parlamentoda bunun olması daha da imkânsız. Öyle bir seçim sonucu çıktı ki karşımıza, çok iyi okunması gereken mesajları var.

Koalisyon zaten imkânsızdı 
Seçimlerin ve oluşturduğu parlamentonun üzerinde durulması gereken iki partisi var: Biri, önceki seçimde oylarını yüzde 4.6’dan yüzde 16.8’e yükselten SYRIZA. Parti, Türkiye’de ‘Radikal Sol Koalisyonu’ olarak biliniyor. 15’ten fazla parti, dernek ve örgütün oluşturduğu bir koalisyon. Yunanlıların sol geleneği malum. Sol, sokakta kendine yer bulabilen, meşruluğu kabul gören bir ideoloji.
SYRIZA, içinde solun çeşitli fraksiyonlarını barındırıyor. Parti, bir önceki seçimlere yoğun iç çatışmalarla girdi. Koalisyonun geleceği hep tartışma konusuydu. 2010’da beklenen kopuş yaşandı ve koalisyondan bir grup ayrılarak ‘Demokratik Sol’u kurdu. Bu parti de şimdi parlamentoda 19 milletvekiliyle temsil ediliyor. Yani koalisyondan iki yıl önce kopan hareketin güçlü olduğu ortada. Ancak buna rağmen bugün Yunanistan’ın meclisteki en büyük ikinci partisi SYRIZA. Üstelik SYRIZA’nın ‘çözüm’ yolu olarak parlamentoyu seçmesini kabullenmeyip koalisyonla oturup kalkan, gönül bağı olan ama sandığa gidip oy vermeyi devrimciliğine yakıştırmayan ciddi bir kesim de mevcut.
Parlamentodaki diğer partiler gibi SYRIZA da hükümet kurma/kuramama sırasını savdı. Seçim sonuçları açıklandığında, Yunanistan’ı yeni bir seçimin beklediği ortaya çıkmıştı. Koalisyon yapması imkânsız partiler meclisteydi ve Yunanistan, yeni bir seçime yelken açmıştı (Yani sağdan soldan iki milletvekili transfer etmek, Yunanlı siyasetçilerin aklına gelmemişti).

SYRIZA’nın net vaatleri 
SYRIZA’nın aldığı oy önemli. Bu oylarla birlikte SYRIZA’ya yüklenen beklenti/anlam daha da önemli. SYRIZA seçimlere net bir vaatle girdi: AB ile yapılan anlaşmalar çöpe atılacak ve Yunanistan kendi kaderini kendi belirleyecek. SYRIZA’nın tek önemi, seçimden ikinci parti çıkması değil, sokaktaki meşruluğu kabul görmüş gücünü parlamentoya taşıyabilmesi.
Yunan parlamentosunda her zaman sol partiler oldu. Yunan Komünist Partisi yıllardır parlamentoda bulundu. Ancak SYRIZA, ekranlarda çatışırken izlediğimiz, slogan atarken gördüğümüz kişilerden oluşuyor. Yani sokağın güçlülerinden, aktiflerinden oluşuyor. Ve bugün Yunan sokağının aktifleri, Yunan meclisinde de aktif olacak güçte olduklarını gösterdi.
Yunan halkı seçimde ne istemediğini açıkça ortaya koydu. AB’nin dayatmalarını, IMF’nin para karşılığı egemenlik haklarına tecavüzünü istemiyor. Bunu sadece SYRIZA’ya verdikleri oyla değil, 26 milletvekilli Komünist Parti, 19 milletvekilli Demokratik Parti’yle de gösterdiler.

Başka bir Yunanistan için 
Şimdi Yunan partileri yeniden sokağa inecek. Yeni seçim için meydanlar dolacak. İki aydan kısa bir sürede halkın önüne sandık yine konacak. Ve bu sefer sol, sandığa daha farklı gidecek. Çünkü güçlerini gördüler, şimdi neler yapabileceklerini gösterme zamanı. İşte tam da bu noktada en öndeki bayrak SYRIZA’da olacak. Sadece en büyük sol koalisyon olduğu için değil, aynı zamanda solu bir arada tutmayı başardığı için. ‘Başka bir solun’, bir arada ortak kavgayı verebilen bir solun mümkün olduğunu gösterdikleri için…
Bundan sonra yeniden sokağa indiklerinde, sloganları tek olacak: “Başka bir solu yarattık, başka bir Yunanistan da mümkün.” Bu noktada Komünist Parti’nin de kendi geleceğini değil, ülkenin geleceğini düşünmesi gerek. Stalinist eylem tarzından vazgeçip güçlerini solun galibiyetine harcadıkları an, ‘başka bir Yunanistan’ın kurulması mümkün.

Altın Şafak’ın etkileri 
Maalesef Yunanistan’ın çok yaklaştığına inandığım bu ‘devrim’in önündeki en büyük engel de yine son seçimlerde tanıştığımız Altın Şafak. Partinin amacı, hedefi başka bir yazının konusu. Ancak bana göre partinin oyları tepkisel ve emanet.
Ancak tıpkı SYRIZA gibi, Altın Şafak üyeleri de güçlerini keşfetti. Ve reklama slogan olsa da şu gerçek unutulmamalı: Kontrolsüz güç, güç değildir. Altın Şafak da oy artışını AB karşıtlığına borçlu. Ekonomik krizden çıkış için ciddi bir ekonomik programları yok. İki yıl öncesine kadar göçmen karşıtlığı üzerine politikaları vardı.
Şimdi onlar da keşfettikleri güçleriyle birlikte sokağa dönecekler. Ve sol için geçerli süreç, onlar için de sürecek. Güçlerini korumanın, oylarını arttırmanın yolunu politika değişikliğinde görecekler.
AB ve göçmen karşıtı politikalardan alabilecekleri en yüksek oyu aldıkları için ‘yükselen sol tehlike’, onlar için kolay ve gerçekçi bir politika olacak.
Görünen ‘tehlikelere’ karşı güç kullanmaktan da hiç geri durmadıkları ortada. Partinin polis teşkilatı içinde etkili olduğu, yıllardır bilinen bir gerçek. Sokaktaki güçlerinin kontrol altına alınması ve hedefin ‘solun imhası/provoke edilmesi’ne yönlendirilmesi kuvvetle muhtemel.
Biz Yunanistan’da hep havada uçan molotofkokteyllerinin polisi hedef aldığını gördük. Şiddetin adresi polis, yani devletti. Ülke, sol ve sağın silahlarını birbirine çevirdiğini en son 1955’te gördü.
Kötü senaryoyu sona sakladım: Artan sokak çatışmaları, ertelenen seçimler ve ‘bizim çocuklar’ın kontrolü ele alması. Unutmayın, mevzubahis kapital olunca, halkların talepleri teferruattır. SYRIZA başta olmak üzere kontrolü güç Yunanlı anarşistlerin bu oyuna gelmemesi lazım. Eğer işler yolunda gider, SYRIZA süreci iyi yönlendirirse, çok değil bir yıl içinde Avrupa’nın son devrimini uzo ve buzuki eşliğinde kutlayabilir.

 

Bu yazı 17.Mayıs.2012 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

 

Ece Temelkuran

   

 

 

“Kadın kıyafeti giymiyorsan, kadın şampuanı da kullanma! Artık yüzde yüz erkek şampuanı  Biomen var! Erkeksen Biomen kullanırsın” diyor Hitler, bu sözlerle dublaj yapılmış bir reklamda, tüm televizyon kanallarrında, her gün ve her gece. İzahı olmayan bu şampuan reklamı bir zorlama değişimi ya da bir ülkenin savaşa hazırlanmasını gayet iyi izah ediyor.

 

22.07.2007: İktidardaki ikinci dönemine giren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan parti merkezinin balkonunda kendisini izkeyen kalabalığı “bayrakları havaya kaldırmaya” davet etti.

“Bayrakları göreyim! Şimdi hep beraber: Tek ulus, tek ülke, tek bayrak, tek devlet!”

Ana akım medya onun bu sözlerinin şu sözlere ne kadar benzediğini o günlerde farketmedi bile: “Ein Staat, ein Volk, ein Führer!” (Tek devlet, tek halk, tek önder) Ne de şu sözleri demokrasi algısı hakkında bir şüphe doğurdu: “AKP’ye oy vermeyenler bu ülkenin çeşitliliğidir.” O gün yazdığım yazıda Başbakan’ın AKP’ye oy vermeyen halkı konuşmasında “Türkiye’nin garnitürü” olarak adlandırdığını yazmıştım. Diğer hükümet karşıtlarının başına geldiği üzere AKP karşıtı olmakla ve dolayısıyla demokrasi karşıtlığıyla suçlandım. AKP yandaşları aynı zamanda AKP seçimlerde çoğunluk oyunu aldıktan sonra başlayan “Ergenekon operasyonları”nın kanunsuzluğunu eleştirenlere de aynı tarifeyi uyguluyorlardı. Ergenekon olası ordu ve güvenlik güçleri bağlantıları olduğu savunulan gizli, Kemalist ve aşırı milliyetçi bir örgüt olarak biliniyor. Yazarlar, gazeteciler ve emekli generaller müphem Ergenekon iddanameleriyle tutuklandığında demokratik seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti devirmeyi planladıklarını düşündüğümüzden çoğumuz suskun kaldık.

 

29.3.2009: Yerel seçimler yapıldı. AKP’nin zaferi bu kez pürüzsüz değildi. Bu kez ağırlıklı olarak Kürt vatandaşların yaşadığı Güneydoğu’da halk AKP’ye yeterince oy vermedi. Akp’nin Kürt şehirlerinde uğradığı yenilginin hemen ardından, AKP’nin yeterince pohpohlanmadığı bu illerde Türkiye bir seri “KCK operasyonu” ile tanıştı. Bu yeni yoğun hukuk kampanyasında AKP’nin, yani demokrasinin bu defaki düşmanı “Kemalist elit” değil “Kürt teröristler” idi. Hükümete göre KCK silahlı mücadele sürdüren PKK’nın şehir kanadıydı ve Türkiye her tür anti-demokratik tehditten temizlenmeliydi. Bunun sonucu olarak Ergenekon ve KCK’ya karşı eşzamanlı operasyonlar birbirini izlemeye başladı. Anti-terör kanunu kullanılarak, hükümete yakın görüşleriyle bilinen ve özel yetkilerle donatılmış savcılar tarafından yapılan tutuklamalarla gözaltılar hızla artıyordu. Hükümet tarafından da kabul edilmek zorunda kalınan İnsan Hakları Derneği raporlarında gözaltındaki insanların sayısındaki artış %100’ü aşmıştı. 2009’da tutuklu 37 gazeteci vardı. O zamanlar bizi daha beter günlerin beklediğini henüz bilmiyorduk.

 

12.09.2012: Anayasa’nın bazı maddelerini değiştiren referandum. Kadın ve çocuk özgürlükleri konusunda birkaç süsleme maddesi dışında AKP’nin bu anayasa değişikliğindeki amacı Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nin yapısı idi. İktidardaki ilk iki döneminde bu kurumlar AKP’nin hukuken elini kolunu bağlama işlevi görmüşlerdi. Güçlerin ayrımı prensibinin zarar görmesine karşı koyan siyasi muhaliflerinin üstesinden gelebilmek için hükümetim propaganda makinesi “Anayasa değişikliklerine ‘evet’ oyu vermeyenler, askeri anayasa istiyor” fikrini pompalamıştı (Mevcut Anayasa 1980 askeri darbesi sonrasında hazırlandığı ve onaylandığı için.)

Beklendiği üzere AKP’nin referandum zaferi üst hukuki kurumlardaki yapısal dengeyi hükümet lehine değiştirdi. Bu değişiklik ile hükümet bağımsız bir hukuğun sağladığı kontrol ve denetimler olmaksızın çalışma kapasitesine sahip oldu. Erdoğan bir kez daha meşhur balkonda belirerek “Milletimiz ‘evet’ dedi, artık daha ileriye gideceğiz” dedi. Ve öyle de yaptı.

 

12.Haziran.2011’de büyük bir zaferle iktidarda üçüncü dönemine hak kazanınca, Erdoğan’ın balkon konuşması ulusal ve ana akım medya tarafından “yeni Anayasa için görüş birliği talebini alçak gönüllülükle” dile getirdiği bir konuşma olarak vaftiz edildi. Başbakan Erdoğan: “Kimsenin bir şüphesi olmasın ki, bize oy verip vermediğinize bakmadan büyün inançlar ve yaşam biçimleri bizim onurumuzdur” demişti.

 

O zamanlar kimse “balkon konuşması”nın demokratik bir kurum olmadığının, demokrasilerde ‘onur’un fikir özgürlüğü için bir garanti olmadığının üzerinde durmadı.

 

Oysa abartılmış “alçak gönüllüğün” altında sözleri gayet açıktı. Ülkede AKP taraftarları çoğunluk, siyasi yelpazenin geri kalanı da azınlık olarak kabul edilmekteydi. Bunun sonucu olarak karşıt fikirlerle bir ortak görüş oluşturma sadece Başbakan’ın keyfine kalmıştı.

 

Sonuçta AKP Türkiye’de iktidara askeri anayasayı kaldırmak ve “ileri demokrasi”yi getirmek için gelmemiş miydi? Siyasi tutuklamaların yoğunlaşmasına karşın demek ki ülkenin çoğunluğu hala “AKP eşittir demokrasi” söylemine inanmaktaydı.  Bu süreçte altıyüzden fazla öğrenci, yüzden fazla gazeteci ve altıbini aşkın Kürt siyasi aktivist, tümü de terörist suçlamasıyla hapse atılmıştı.

 

Hukuk sisteminin tarafgirliği, özel mahkemeleri, anti-terör kanunları ve yıllar süren hükümsüz tutukluluklarıyla ortadaydı. İlk Ergenekon tutuklamalarının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına karşın mahkeme tek bir hükme varmamıştı. KCK davası da benzer bir durumdaydı, tek bir farkla: yaratılan terör artık sadece Kürt vatandaşları değil, Türk vatandaşları da etkilenekteydi. İddianamelerde gizlice dinlenmiş telefon konuşmalarının ve geniş alan taramalarının tapeleri birbiri ardına yer aldı. Suçlananların şahsi konuşmaları yandaş medyaya sızdırılarak “büyük birader”in her gün giderek daha da büyüdüğü halkın beynine kazındı.

 

31.Ekim.2011’de Profesör Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmaları Türk siyasi erkinin artık nelere kadir olduğunun bir göstergesiydi. Saygın profesör Büşra Ersanlı BDP Siyaset Akademisi’nde dersler verdiği için suçlandı. Uluslararası üne sahip Ragıp Zarakolu ise Ermeni ve Kürt sorunları hakkında kitaplar yayınladığı için KCK üyesi olmakla suçlanarak göz altına alındı. Bu noktadan itibaren hükümet gazetecilerin, sendikacıların ve siyasetçilerin artan tutuklamaları yüzünden uluslararası örgütlerin eleştirilerine muhatap olmaya başladı. Uluslararası ve bağımsız insan hakları örgütleri, Avrupa Birliği ve ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton sorunu masaya yatıranlardan bazılarıydı. Hükümet bu gelişmelerin sonucunda bir parça ödün vermeye zorlandı; ama sadece bir parça! Sadece özgürlük ve demokrasiyi andıran bir film seti canlandıracak kadar.

 

18 Mart’ta hapisteki 106 gazetecinin en sembol isimleri Ahmet Şık ve Nedim Şener salıverildiklerinde olayı TVlerinden izleyen binlerce kişi sevgi ve utanç duyguları arasına sıkıştılar. Ergenekon örgütüne yardım ve yataklık etmekle suçlanmalarına karşın sadece güvenlik güçleri ve istihbarat servisleri içindeki yandaş yapılanmayı ortaya çıkaran kitaplar yayınladıkları için bir yıllarını hapiste geçirmişlerdi.

 

OdaTV davasını takip eden bir avuç cesur meslektaşları sayesinde Türk toplumu sonunda Ergenekon ve KCK davalarından tutuklu binlerce zanlının en azından bir kısmının hapiste gerçek deliller olmaksının tutulduğunu anlamıştı. Haklarındaki iddianame mahkemede okunurken iddiaları canlı olarak tvitleyen meslektaşları ve avukatlar sayesinde birçok kişi insanların haklarında tek bir geçerli suçlama olmaksızın yargılanabildiğinin farkına vardı.

 

Hapisteki üniversite öğrencilerinden biri de aynı zamanda “poşulu çocuk” olarak bilinen Cihan Kırmızıgül’dü. Cihan, iki yıl önce yanlış bir zamanda, yanlış bir kıyafetle; bir poşu ile bulunmuştu. Olay mahallinde bulunan tek görgü şahidinin ifadesini ihmal eden polis Galatasaray Üniversitesi’nin Kürt öğrencisinin çevrede bulunan bir bombayı yerleştiren örgütün üyesi olduğunu iddia etti. Kırmızıgül cezaevinde iki yıl geçirdi.

 

23 Mart’ta sekizinci duruşmada hukukun ender mucizelerinden biri gerçekleştiğinde kararı bekleyenler aynı kızgınlık ve mutluluk duygusu arasında kaldılar. Mahkeme tutuksuz yargılanmak üzere Kırmızıgül’ü tahliye etti. Kırmızıgül ilk demecinde Ahmet Şık’ın sözlerine benzer bir konuşma yaptı: “Şimdi nedensiz içerde tutulanlar için savaşma sırası bende.”

 

Şık, Şener, Ersanlı, Zarakolu ve Kırmızıgül kamuoyunun tanıdığı bir kaç isim. Onların davaları hala büyük bi izleyici topluluğu tarafından izleniyor. Bu yüzden siyasi otorite için serbest bırakılmalarının iyi bir tercih olduğu kişiler. Onların salıverilmeleri toplumda birikmekte olan hıncın sakinleştirilmesine neden oldu. Bu olay, milyonlarca insanın hükümetin sadece entellektüellere karşı değil, toplumun bütün kesimlerinden insanlara karşı sürdürdüğü baskı politikalarına sessiz kalması üzerine oynanan kirli güç oyunlarında akıllı bir adımdı.

 

Tüm bu toptan tutuklamalar ve ender tahliyeler arasında Başbakan Erdoğan “yeni dindar nesil” projesini açıklayıverdi. Sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla bir çocuk dindar değilse ya bir serseri ya da tinerci olabilirdi. Ama dindar gençler arasında bile Başbakan’ın kişisel tercihi çok belirgindi. Erdoğan’ın aynı zamanda itaatkar olan gençlerden hoşlandığını diğer konuşmalarından öğrendik. Sonunda “biomen”in yukarıda anlatılan süreç aracılığıyla yaratıldığını da ilan etti:

 

“Dine bağlı bir gençlik istiyorum. Kinine bağlı bir gençlik!”

 

Bu açıklamanın ardından AKP’nin gençlik yapılanması güçlü, yenilmez ve tartışılmaz lideri öven sloganlarla başladı. Sadece onlar değil, halkın yarısı da onun ülkeyi yönetmek konusunda en iyi seçenek olduğunu düşünüyor. Hiç bir aktif direniş olmaksızın sendika birlikleri kıyameti koparmıyor, akademisyenler itiraz etmiyor ve son olarak siyasi alternatif sunan siyasetçilerimiz yok. Biri “demokrasimizin” eksiklerini kanıtladığında liderin savunucuları hemen şu sözün arkasına sığınıyor: “Tayyip Beyin haberi olsaydı!”

 

Aynen Hitler rejiminin en ünlü sözü gibi: “Eğer Führer’in haberi olsaydı!”

 

Burada vurgulamak istediğim Başbakan ile Hitler’in benzerliği değil, Hitler’in yönetimindeki Alman toplumuyla Türk toplumu arasındaki paralellik. Ne zaman yanlış bir şeyler olsa, bunun düzeltileceğine dair Başbakan hemen “şahsi söz” veriyor. Halka seslenme imkanı bulacağı balkonlar ve sözlerine sonsuz güven olduğu sürece Türkiye demokrasisi güvende! Hükümetçe yaratılmış “biomen insanları” çoğunlukta olduğu sürece ne söylese gerçek.

 

Hissizleşmek, denebilir ki, bir toplumun tutulabileceği en umarsız hastalık. Irak sınırında Uludere katliamı gerçekleşti, çoğu 12-17 yaşlarında çocuklar olan 35 Kürt öldü. Aman sus! 35 kişinin canlı canlı yakıldığı Sivas katliamı davası zaman aşımına uğradı bazı zanlılar yargılanmaktan kurtuldu! Şşşşşş! Bu davanın sanıklarını bila bedel savunan bütün avukatlar bugün AKP yetkilileri! Aman konuşma! Hükümet karşıtı ifadelerde bulunan herkes tutuklanma tehdidiyle yaşıyor! Pozantı Cezaevi’nde tecavüze uğrayan çocukları işkence görecekleri başka bir cezaevine naklettiler! Aman sakın! Wikileaks ve Stratfor Başbakan’ın İsviçre’de gizli hesapları olduğunu yazıyor! Şşşşşş! Hükümet önce kendi medyasını yarattı, sonra da geri kalan gazetecileri susturdu! Bütün telefonlar dinleniyor! Aman sus! 20. Yüzyıl’ın kötülük sembolü bir şampuan reklamının yıldızı oldu! Bu ne cüret! Şşşşşşş!

 

Savaş yaşamış ülkelerin entellektüelleri sanırım savaştan önceki birkaç yılın savaştan da kötü olduğu konusunda hemfikirdir. Hissizlik, yapay bir nefret, eleştiriye duyulan düşmanlık, insan eliyle yaratılmış kaos ortamı, vicdanın yok oluşu, sürdürülen bilgisizlik, iktidarın şizofrenik söylemi ve sistem dışı insanlara uygulanan şiddet bu dönemin özellikleridir.

 

Geçtiğimiz günlerde Güney Kore’de ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmede Başbakan Erdoğan Türkiye’nin Suriye ile savaşa hazır olduğunu ima etti. Henüz hiçbir ülke bu pis iş için ellerini kirletmeye niyetli değilken Türkiye bu imkansız görev için hazır gibi görünüyor. Gerekli “biomen insanları” üretimi tamamlandığından ve bu sürece itiraz edeceklerin çoğu cezaevlerinde olduğundan Türkiye hazır. Biomen insanları özellikle bu iş için üretilmedi elbette, ama bir ülke dolusu “biomeniniz” varsa, bu ülkenin önündeki savaşa çok yararlı olabilir.

 

2001’de Irak işgali görüşülürken AKP Meclis’te bu işgale katılmak için çok çaba sarfetmişti. O günlerde bu uğraş Türkiye’deki savaş karşıtı koalisyonun gücü sayesinde başarılı olamadı. Ama şimdi? “Bölgenin yeni Osmanlıları” ve “komşularla sıfır sorun”dan “bölgenin işgal gücü”ne! Bu son derece tehlikeli gelişmeye karşı duran çok az sayıda insan var bugün.

 

1 Nisan’da “Suriye’nin Dostları” toplantısı İstanbul’da yapıldı. Belki de liderimizin bu konuda ne yapmaya karar verdiği haberlerini bir sonraki gün biomen gazetelerinde okuyacağız.

 

Ama o güne kadar…. şşşşşşşşş!

 

Yetvart Danzikyan Radikal’de yayınlanan yazısında “çocuklarını yargılayan ülke” diyor Türkiye’ye ve hapisteki çocuklar üzerine ilginç istatistikler yayınlıyor. Buyrun;

Pozantı M Tipi Çocuk Cezaevinde olup bitenler şöyle bir dönüp kendimize, çocuklarla kurduğumuz ilişkiye ve Kürt sorunu’nda nasıl da yakıcı bir aşamaya geldiğimizi görmemiz için bir fırsat sağlayacak mı acaba? Şüpheliyim. Çünkü şunlar var: Öncelikle siyasi ya da adli suçlu ile kurulan ilişkimiz problemlidir. Siyasi hükümlüyü neredeyse insandan saymayan eğilim hala bu toplumda güçlüdür. Bu, devletin ve seçilmiş hükümetlerin de tavırlarına yansır ve aynı şekilde oradaki bu tavır, topluma daha güçlü bir biçimde geri döner. Hayata dönüş adı verilen Bayrampaşa cezaevindeki katliamın o rahatlıkla yapılabilmesinin sebeplerinden biri budur. Hal böyle iken Kürt siyasi hareketine mensup tutuklu ve hükümlüler bir kat daha görmezden gelinir zira burada devlet ve seçilmiş hükümetlerin yok sayıcı, her türlü ezaya layık görücü bakış açısı çok daha baskındır. Klasik devlet ve seçilmiş hükümetler olur olmaz her siyasi konuda hemen “vatan hainliği” söylemine sarıldığında, bu söylemin ardında her türlü insan hakkı ihlali rahatlıkla, pervasızca yapılılır ve “yetkililer” bunların yapılmasına göz yumar omuz silker. Ve artık öğrendik ki, bunlar çocuk bile olsa, kural değişmemektedir. Pozantı’da olanlar, bu toplumda çocuklara (ve tabii kadınlara) yönelen güçlü gaddarlığın, siyasi bir de boyut bulup katlanarak bir kabusa dönüşmesidir. Ve biliyoruz ki o çocukları oradan çıkarmak sorunu tek başına çözmeye yetmeyecek. Toplumdaki bu algıyla da uğraşılması lazım. Diyecekiniz ki, devlet ve toplumdaki mevcut zihniyetle mi? Evet haklısınız, o yüzden şüpheliyim. Ama bir yerden başlamak gerekiyor.

Başlamak derken. Bu nereden başladı, nasıl bu noktaya gelindi sorusunun etrafında da bir miktar durmak gerekecek sanırım. Yani, demek istediğim, cezaevlerinde neden bu kadar çok çocuk var? Bu konuda Adalet Bakanlığı istatistikleri ilginç sonuçlar veriyor. Bakanlığın sitesindeki dökümler gerçekten Kürt Sorunu’nun ve çocuk sorununun nasıl da içiçe geçerek, katlanarak bu hale geldiğini sayısal olarak da gösteriyor. Çocuklara ve insanlara veri demek son derece tatsız olacağından, birkaç, veri demeyelim de, eğilimi, paylaşayım.

Öncelikle Ekim 2011 itibariyle cezaevlerindeki çocuk sayısına bakalım. 12-17 yaş arasında toplam 2021 çocuk cezaevinde şu an. Bunların 1623’ü tutuklu. Yani haklarında aslında hüküm verilmemiş. Buna rağmen cezaevindeler. Doğrusu müthiş bir oran. Peki bu hep böyle miydi? Aslına bakarsanız hayır. Burada diğer iki kategori hayli açıklayıcı oluyor. Bunlardan biri ceza mahkelerine açılan davalardaki çocuk sanıkların durumu. Bir alt kategori olarak da Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun 250. maddesi (Bu, istatistiklerde DGM davalarının yerini alan madde) uyarınca haklarında dava açılan çocuklara bakabiliriz. 2005 yılında 150, 2006 yılında 474 çocuk hakkında bu maddeden dava açılmış. 2008’da bu sayı 948 oluyor. 2009’da bu rakam 2.036’ya, 2010’da ise 3.312’ye çıkmış. Çarpıcı bir artış var doğrusu.100.000 çocuk arasındaki sanık sayısı oranından da bu eğilimi tespit edebiliyoruz. 2001 yılında DGM’lik suçlardan sanık olan çocukların 100.000 çocuk arasındaki oranı 4 iken 2010 yılında 43 olmuş. 10 katlık bir artış var. Tüm suçlara baktığımızda ise 100.000 çocuk arasındaki sanık sayısı oranı 2002’de 977 iken 2010’da 1723 olmuş. (http://www.adlisicil.adalet.gov.tr/istatistik_2010/cocuk/cocuk4.pdf)

Bir diğer kategori de çocuk ve çocuk ağır ceza mahkemelerinde verilen mahkumiyet kararları. 2002 yılında 59 çocuk hakkında hapis cezası kararı verilmiş. 2006 yılında 1614 çocuk için hapis cezası kararı veriliyor. 2010 yılında ise bu sayı katlanarak artıyor ve 5950’ye çıkıyor. 10 yılda 59’dan 5950’ye gelmişiz, 100 katlık bir artış. (http://www.adlisicil.adalet.gov.tr/istatistik_2010/cocuk/cocuk17.pdf)

Pekala. Bu eğilimleri nasıl yorumlamalı? Basıt bir bakışla “eh , çocuklar daha fazla suç işlemişler işte, ne olacak?” denebilir. Mesele bu kadar basit değil oysa. Öncelikle çocukların, iktidar tarafından düz bir suçlu olarak görülmesi var. Bu ciddi bir mesele. İktidar, sistem dışına çıkan çocuklara hiç müsamaha göstermiyor, onları “çocuk” olarak görmüyor. Hele ki bu çocuklar “otorite karşıtı” eylemlere katılmışsa. (Taş atan çocuklarla ilgili hukuki çabaları hatırlayın) Böyle bir durumda iktidar ve devlet hemen bunu Kürt siyasal hareketine karşı bir argüman olarak kullanıyor ama aslında bu çocukların “devlet düşmanı” olarak lanse edilmesine katkı sağlıyor. Ve meselenin derinine inmeyi reddediyor. Oysa burada üzerinde durulması gereken adli-polisiye adımlardan çok nasıl olup da bir coğrafyadaki çocukların, böyle bir ruh haline girdiği sorusu üzerinde düşünmek ve çözüm üretmektir. Herhalde en yakıcısı bu fakat tek meselemiz bu da değil. Çünkü çocuk meselemiz Kürt meselesinden, taş atan çocuklardan ibaret değil. Diğer alanlarda da yargı sürecine takılan çocuk sayısında müthiş bir artış var. Ve çok açık ki burada da iktidarın, otoritenin gitgide artan bir algı eksikliği söz konusu. Topluma bakışta dindar-dindar olmayan sınıflamasına gidildiğinde, belki seçmeninizi ve toplumun dindar kesimini tatmin edebilirsiniz. Ama hayat, bilhassa sokaklardaki hayat bu sınıflama üzerinden yürümüyor. Dolayısıyla iktidarın bakışı çok sayıda kör nokta yaratıyor. Bu kör noktalarda çaresiz, ailelerinin, çevrelerinin gadrine uğramış çok sayıda çocuk var. Bu çocukların yaralarına pansuman yapmak için çok daha geniş, hayatın her türlü dinamiğini hesaba katan bir bakış açısına ihtiyaç var. Bu tablo karşısında “ya tinercidir ya dindar” demek, çocuklara “dindar değilseniz umurumuzda değilsiniz” demektir. İyi ama, bir ülke çocuklarına bunu diyebilir mi?

 

Ece Temelkuran bir yazı yazdı The Guardian gazetesine. Her yazı gibi eleştirilebilecek, beğenilecek, sevinilecek yanları olan bir yazı. Ama yazı ile ilgili, içeriğinin dışında iki gerçek vardı:

1. Çok okunan ve gerçekten kamuoyunu yönlendirme gücü olan bir kanalda yayınlanması;

2. Ece Temelkuran tarafından yazılması.

Yazıyla ilgili birkaç not düşmek gerekirse, (İngilizce orijinali buradan okunabilir) Türkiye’deki baskı ortamında fikirlerini özgürce ifade eden gazetecilerin hapse atılmakla işlerinden olmak arasında sıkışmış bir korku ortamında yaşadıklarını, hükümet veya devlete karşı söyleme girenlerin, Hrant Dink, Nedim Şener, Ahmet Şık, Banu Güven ve kendinden verdiği örnekle, ölüm, hapisane veya işsizlik arasında sıkıştıklarını anlatan yazıda, basına karşı girişilen bu baskılara bireysel ve örgütlü direnişi savunuyordu.

Bunun nesi yanlış diyeceksiniz. Yukarıda saydığım iki madde yüzünden liberallerden dincilere, hükümetten maddi çıkarı olan kesimlerden geliri Avrupa’daki Türkiye imajının belli bir aralıkta kalmasına bağlı STK bağnazlarına kadar birçok kesimin Ece Temelkuran linci başladı. Bu linç öyle bir yere vardı ki, ortaya sadece bu kesimlerden onaylı ve sadece bugüne kadar imla hatası dahi yapmamış olanların yazı yazabileceği sonucu çıktı.

Nuray Mert Milliyet’te yayınlanan ‘Aldırma Ece Aldırma‘ başlıklı yazısında şöyle diyor:

Meğer Ece Temelkuran bu ülkedeki kötülüklerin anasıymış!.. Laiklik mitingleri üzerine yazdıkları, sonra Kürtlere verdiği destek, hatta bahçesinde yetiştirdiği domatesler parmaklara dolandı, yetmedi o parmaklar şimdi boğazına dayanıyor. Belli ki, işinden olması yetmedi; hiç sesi çıkmasın isteniyor. Beğenmediklerini ölümüne gammazlayanlar bitti, şimdi ‘sesi kesilsinciler’ çıktı. Eskiden bu işlere tenezzül edenler hiç olmazsa, aydınlar, demokratlar nezdinde ipi pazara çıkmış, itibarsız insanlardı; şimdikiler bir de ‘demokrat’lık taslıyor.”

Nuray Mert bu yazıyı Etyen Mahçupyan’ın ondan bir gün önce Zaman Gazetesi’nde yazdığı ‘Hrant’ın Pazazitleri’ yazısı üzerine yazdı. Mahçupyan o yazıda Hrant’ın adının kullanılması bahanesi altında hükümet karşıtı söylemde bulunanları neredeyse “Türklüğü koruma kanunu” boyutlarına vararak eleştiriyordu:

Sol adına yapılan bu Hrant araçsallaştırması, bir parazit kolonisinin saygı ve dinginliği hak eden bir acının üzerine çullanmasından, onu didikleyerek beslenmesinden başka bir şey değil. Bunun son örneklerinden birini geçenlerde Ece Temelkuran’ın kaleminden okuduk. Guardian’da yayımlanan makale muhtemelen Batılı laikçi çevrelerin zihninde doğal bir karşılık bulmuştur. Ama Türkiye’yi bilen insanlar için, izan eksikliği ile kendine paye verme ihtirasının bu bileşimin herhalde yozlaşma dışında bir tanım hak etme imkânı yok.

……..

Ergenekon’u bir ‘iddia’ olarak sunarak aslında söz konusu ‘kaos yaratma ve darbe zemini oluşturma’ iddiasının gerçek dışı olduğunu ima etmeye çalışıyor. Kısacası Temelkuran, aslında bilinen ulusalcı önermenin içinden konuşuyor ve ideolojik olarak Ergenekon dünyasından pek de uzak olmadığını bizlere hatırlatıyor.”

Mahçupyan’ın ciddiyetsiz teorik hatalarını bir kenara bıraksak bile, Batılı laikçi çevrelerin kimler olduğunu kendisine gerçekten sormamız lazım. Sorun bir insan hakları ve ifade özgürlüğü sorunudur. Buradan bir demokrasi/diktatörlük tartışması da yapılabilir. Ama laiklik? Amaç Ece Temelkuran’ı geçmişte aldığını düşündüğü pozisyonlarla vurmaya çalışarak lince katkıda bulunmak.

Nuray Mert şöyle yazıyor:

Ece’yi ‘parazitler kolonisi’nin son örneği, ‘ahlaksız’, yazdıklarını ‘komik ve zavallı analizler’ diye tanımlamakla kalmamış, ultra-milliyetçi ve Ergenekoncu çevrelere yakınlıkla ve ‘yurtdışında Türkiye’ye ilişkin algıları yönlendirmekle’ itham etmiş. O da yetmemiş, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alındıklarında söylediklerini (‘Hrant için’ ve ‘Dokunan yanar’) kendilerini abartılı bir konuma sokmak olarak değerlendirmekle kalmamış, ‘iç dünyalarının derinliklerindeki zayıflıklara’ bağlamış. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne kendini beğenmişlik, bu ne densizlik anlamak mümkün değil!”

Ece Temelkuran linci Türkiye toplumuyla ilgili bir başka gerçeği daha gözler önüne seriyor. Polemiklerimizi, hatta kavgalarımızı hala kavramlar üzerinden yapamıyoruz. Dokunabileceğimiz, üstünkörü birikimimizle gözümüzde büyütüp küçülteceğimiz cisimlere, insanlara, isimlere ihtiyacımız var. Eylemsizlikten göbek bağlamış kendini liberal sananlardan tutun da dindar “vurun kahpeye” çetelerine kadar tüm çevrelerin bir cisme ihtiyacı var. Bugün için düşmanlıklarını Ece Temelkuran üzerinden cisimleştirdikleri ortada. Yarın bir başkası olacak. Fakat bu yaklaşım sürdüğü müddetçe pozitif bir tartışma ortamının veya sonuç verecek bir sürecin başlayamayacağı ortada.

Sonuçta yüz yıldır tekrarladığımız gibi, insanlığa hizmetimiz mutsuz insanlar yaratmaktan öteye geçemeyecek.

Evet, Sayın Etyen Mahçupyan ve benzeri Yeni Akit tetikçi sürüsü; hepiniz Türkiye’de, bu toplumun bir ferdi olarak yaşıyorsunuz. Birgün Ece’den sakındığınız empati ve insanlığa sizin de ihtiyacınız olacağı kesin!

Son sözü Nuray Mert’e bırakalım:

Ama her şeyin bir sınırı var, işi Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı ruh hastalığı ile yaftalamak, Ece Temelkuran’ı ultra-milliyetçilik ve Ergenekon ile akrabalık’a vardırırsanız, size söylenebilecek o kadar çok şey var ki! Mahçupyan’ın yazısının Ramazan Akyürek’in terfisine denk gelmesi bile başlı başına bir ilahi tesadüf!

Mesele, sadece demokratlığı kendinden menkul Mahçupyan değil, genelde demokratlık adına estirilen ‘entelektüel terör’, kendine demokrat diyenlerin bu terör ile aralarına mesafe koymasının zamanı geldi de geçiyor. Ayrıca, Mahçupyan, ‘zavallı ve komik analiz’ okumak istiyorlarsa, kendi arşivlerinden daha zengin bir kaynak bulamaz diye düşünüyorum.”

 

Ümit Kıvanç bugün Taraf gazetesinde yayınlanan yazısında, toplumumuzda sadece yapılanları eleştirerek prim yapan, ellerini hiçbir taşın altına sokmadan izleyen liberallere “kuş gözlemcileri” diye seslendi. Liberallerin kapitalizmin silahlarından biri olduğunu yazan Kıvanç’ın yazısının tamamı:

Ümit Kıvanç/TARAF 4.2.2012

Liberal’in de raconu var sanıyorduk

İnsanlık olarak, büyük uğraşlar sonucu ulaşıp “tarihin sonu” ilân ettiğimiz bu derin ahlâksızlık çağında en şahane pozisyon sanırım liberal olmak. Hangi koşullarda, hangi temel dertle ortaya çıktığından bütünüyle soyutlanmış bir liberalizm, global ve demokratik bir dünya tasavvurunun temel taşları olabilecek değerleri mermi haline getiriyor, eşitsizlik ve adaletsizlikleri gidermek için eğri doğru birşeyler yapmak isteyenlere ateş açıyor. Daha vahimi, kendi de açmıyor. Liberal, “bakın, bunlardan da bir tüfek imal edilebilir” diyerek malzemeyi ve krokileri temin ediyor, eli tetiğe alışık birileri de tüfeği yapıp hedeflere doğrultuyor.

“Liberal” ve yine kökünden ortamından koparılarak, sihirli bir tarif mertebesine yükseltilen “demokrat” olma konumları, sahiplerine büyük avantajlar sağlıyor.

İlkin, herhangi bir taşın altına elinizi sokmanız gerekmiyor. Kazara soktuysanız, taşın niye yerinden oynatılmaması gerektiğini anlatmaya koyuluyorsunuz. Diyorsunuz ki, “ancak şunlar şunlar bunu kaldırabilir”. Ama onlar kaldırmıyor! Ne yapalım? Kalkması şart. “Elbette şart” diyorsunuz, “ama ancak onlar kaldırabilir.” Peki, biz kaldırmayalım mı, kalkması lâzım? Cevabınız: “Sizin ne yapacağınızı ben bilemem, ama ne yaparsanız yanlış olacağını söyleyebilirim.” Ya da taş oynatılacaksa nasıl, hangi araçlarla, ne koşullarda oynatılması gerektiğini anlatıyorsunuz. “O taş madenî bir manivela ile kaldırılabilir” diyorsunuz. İyi ama ortada madenî araç-gereç yok, ahşap var, taşı da kaldırmamız lâzım. Gidip maden mi arayalım? Her şeye rağmen ahşapla deneyelim mi? “Valla ben bilmem,” diyorsunuz. “Ahşapla kaldırırsanız yanlış olur.” Ne olacak peki? Taş kalacak mı yerinde? “Kalırsa yanlış olur”u da yapıştırıveriyorsunuz. Yine de “kalkması lâzım,” diyorsunuz. E ne yapacağız? Oturup madenî araç-gereç edineceğimiz günleri mi beklemeliyiz? “Belki,” diyorsunuz. “Ama bu gelişme kendi dinamiği içinde olmalı.” Filan işte, böyle gidiyor.

Sonra, bütün toplum kesimlerine eşit mesafede bulunduğunuzu gösterip durarak… evet, “durarak”… çünkü duruyorsunuz. Duruyor ve konuşuyorsunuz. Kıpırdamayınca, o sağlam mevkiinizi hep koruyorsunuz. Kimsenin yediği hiçbir halt size bulaşmıyor. Hiç kirlenmiyorsunuz.

Üçüncüsü, her şeyiniz kendinizden menkul olabiliyor. Çünkü siz özgür iradenin tecessüm etmiş halisiniz. “Şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı” diyorsunuz. Olmadıysa, olamadıysa, ortada bir yanlış vardır. Bunu da siz biliyor ve belirtiyorsunuz haliyle. Çünkü “evrensel değerler”e yaslanıyorsunuz. İnsan evrensel değerlere yaslanarak ömrünü geçirebilir; rahat bir yataktır.

Dördüncüsü, elbette yegâne sahici demokrat da sizsiniz, çünkü liberalsiniz. Boksörle ilkokul çocuğunun karşı karşıya geldiği ringde, herkesin yumruk atma özgürlüğünü savunuyorsunuz. İkisinin de haklarının kısıtlanmasına karşı hassassınız. Seyirci kalabalığı, kan görmek istiyor ve dövüş başlasın diye müthiş tezahürat yapıyor. Bu, boksörü kışkırtıyor. İlkokul çocuğunun çevresini sarıp onu korumaya çalışanlara itiraz ediyorsunuz: “müdahale etmeyin!”

Beşincisi, burada devreye giriyor: tezahürat yapanlar, çoğunluk. Veledi korumaya çalışanlar çoğunluk iradesine de karşı gelmiş oluyor. Ne öneriyorsunuz: “Çoğunluk, boksör ile ilkokul çocuğunun dövüştürülmemesi gerektiğini anlamalı, vicdanen ve fikren buna itiraz etmeli, adaletsizlik ortadan kalkmalı. Değişim böyle olacak.” Tamam da, bugün ne olacak? Dövüş birazdan başlayacak. Dünkünde, evvelsi günkünde ne olduysa o olacak. “Çoğunluk,” diyorsunuz, “vicdanını dinlemeli”. Dinlemiyor! Dediğiniz aslında şu: “Siz de geçin kardeşim, bir yer bulun kendinize tribünde, seyredin.”

Bütün bu garip kendini meşrulaştırma mekanizması öyle bir çalışıyor ki, sonunda siz özgürlüktü şuydu buydu derken, bir bakıyorsunuz, kendinizi yoksullara, işsizlere karşı Wall Street’in CEO’larını savunurken bulmuşsunuz.

Liberalliğin en güzel tarafı, kişiye, üç milyar insanın günde iki dolardan az gelirle hayatta kalmaya uğraştığı, 1200 küsur dolar milyarderli bir dünyada yaşadığını unutma ehliyeti vermesi.

Türkiye’deyse, liberalin imtiyazları bununla sınırlı kalmıyor. Çoğunluğa vehmedilen, atfedilen ve galiba hernekadar liberali bozsa da zaman zaman dayanılamayıp biraz da sipariş edilen bir değişim iradesi ve onun temsilcisi bir siyasî kadroyu analizlerinizin tartışılmaz verisi haline getirdiğinizde, ilaveten korunaklı ve avantajlı bir pozisyon ediniyorsunuz.

Herhangi bir ülkede, halk çoğunluğu istemezse hakiki bir değişim olamayacağını söylemek, şüphesiz bir ayrım çizgisi oluşturur. Zayıfa karşı güçlünün fiilî savunucusu liberal, böylece faşistlerle, diktatörce yöntemleri benimseyen başkalarıyla aynı kampta yeralmaktan kurtulur. Ama boksörle ilkokul çocuğuna yaptığı muamele nedeniyle eşiğine kadar geldiği “doğal seçme” mantığı yüzünden, bu kapısından çıktığı kampa öbür kapısından giriverir. Liberal için hepimiz, deney malzemeleriyizdir.

Ve hiçbir gözlemcinin gözlediği yaratıklara karşı duygudaşlık beslemesi şüphesiz beklenemez.

Ama insanlığa yapabileceği yegâne katkıyı esirgememesi ve hiç değilse analizlerinde doğru bilgiye dayanması, kendi önyargı ve alerjilerini bunlara boca etmemesi beklenebilir.

Memlekette kendini utanmadan hâlâ solcu sayan birilerinin durmadan ona buna liberal diye küfretmesi hadisesiyle bir alâkam yok. Daha doğrusu, tek alâkam, zaman zaman bizzat bu küfre muhatap olmuş bulunmak. Liberalle tartışmanın Marksist için elzem olduğuna iman etmişlerdenim. Çünkü baştan beri anlatmaya çalıştığım o varolmanın dayanılmaz rahatlığı pozisyonu liberallere ender bulunur cinsten analiz yetenekleri bahşedebiliyor.

Ama galiba hakkaniyet duygusuna bunca uzaklık zaman içinde dürüstçe analiz yeteneğini de tarumar ediyor.

Üstelik, hayatın akışına her türlü müdahaleden kaçınmanın teorisini yapan kuş gözlemcisi, bir de bakıyorsunuz, politikanın dik alâsına malzeme taşıyan avcıya dönüşmüş. O tüfeği eline ne zaman almış, fark etmemişsiniz bile.

Evet, hiçbir gözlemcinin gözlediği yaratıklara karşı duygudaşlık beslemesi beklenemez, ama eline tüfeği alıp onlara ateş etmesi de pek tuhaf değil mi?

Yazının aslı Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.