Apr 022012
 

Efe Moral

   

 

Komplo teorisi falan üretmeye niyetim yok. Çok basit bir yazar sorumluluğundan söz edeceğim. Ama önce genel bir görüntü çizmek lazım.

Öncelikle, dünyanın genel anlamda bir ekonomik ve siyasi kriz içinde olduğunu kabul etmemiz gerekli. Bunun nedenleri ve sonuçları hakkında görüş farklılıklarımız olabilir, ama durum budur. Son yüzyıl tarihinde tanık olduğumuz üzere, kapitalizm her başı sıkıştığında olduğu gibi türlü noktalarda savaş tamtamlarını çalmaya, demokrasi şiarlarıyla iktidara gelen hükümetler siyah giyimli taburlarını sokaklara dikmeye başladı bile. Çok farklı sosyal coğrafyalarda; ABD’den Yunanistana; Mali’den Rusya’ya bu gelişim gözlenebiliyor.

Türk basınının çok sevdiği deyimle, “tarihi bir süreçten geçiyoruz.”

Ancak Türkiye’nin durumu, Türk basınını neredeyse haklı çıkaracak ölçüde bu kez gerçekten biraz farklı. Dünya hızla post-modern bir istibdada yönelmişken, Türkiye bir baskı tarihi olan 20. Yüzyıl gelişmelerinin üzerine yeni otokrasi açılımları gerçekleştiriyor.

Evet, buna itiraz edebilirsiniz. “AKP Hükümeti hiç mi iyi bir şey yapmadı, onları neden görmüyorsunuz?” veya “birkaç olumsuz gelişmeyle on yıllık iktidarı mahkum etmek ne kadar doğru” diyenleri duyar gibiyim. Ama burada benim yazacağım ve sizin görmek istemediğiniz bir model var: Türkiye tarihinde idarelerin devleti değil, devletin idareleri biçimlendirme geleneği. Model bu, ve ne üretim biçimi değişiklerinde, ne de konjonktürel değişikliklerle değişmiyor, sabit kalıyor, ancak sosyolojik nedenleri bu makalenin amacını aşar nitelikte.

Sadece şu üçgenden bahsetmek mümkün:

1. Toplumun devlet mitinin ve ideallerinin değişime dirençli yapısı;

2. Kültürün, (semboller setinin yapısı yüzünden) kavramlardan çok kişilere bağlı gelişimi;

3. Ve İslamın uygulama olarak değil ama yaşam miti olarak toplumun büyük çoğunluğunun kararlarına etkisi.

Yine bu yazının amacını aşan 3 madde sıraladık. Ama başlığımızla ve mesajımızla uyum içinde kalmak zorundayız. O yüzden sadece 2. maddeyi açarak yolumuza devam edeceğiz.

Siyasi yelpazenin neresinde durursanız durun, rakamları algılamıyor olamazsınız. Yüzde ona yakın bir halk desteğine sahip bir siyasi oluşum, söyleminden “milletin arzusu” kavramını hiç düşürmeyen bir iktidar tarafından birlerle ifade edilecek şekilde hapse atılıyor. Yüzü aşkın, çok değişik siyasi görüşleri temsil eden bir gazeteci ordusu hapiste. Kadınlar, çocuklar, muhalif gruplar sürekli erkek egemen bir kültürün tehditi altında. Bütün bu kesimleri devlet ve uzantıları tek bir başlık altında görüyor: “terörizm.” Ve devlet o kadar kendinden emin ve halka karşı fütursuz ki, tarihin teröristlerce kurulan devletlerle dolu olduğunu, hatta bir tanesinin kendi kişisel kahramanları olduğunu unutmuş gözüküyor.

Yani değişim söz konusu. Yani konu ne doğru meselesi değil böyle bir düzlemde. Değişim gelecek, ve değişim bugün savunulan, bugün sunulan çözümler çerçevesinde şekillenecek. Konu haklının, ezilenin ve gerçeğin yanında yer alma konusu.

Bir önceki paragrafta kullandığımız isimlere bir göz atalım: Değişim, doğru, haklı, ezilen ve gerçek. Bunları okuduğunuzda, tüm okuyucularla birlikte aynı şeyi algıladığınızı düşünüyorsunuz değil mi? Türkçe ikinci diliniz değilse yanlış düşünüyorsunuz. Çünkü bu kavramlar, kavram bağlamında düşünemeyen zihinlerde, bu yazıda özellikle örneklenmediği için ya hiç birşey ifade etmiyor; ya da bireylere ilişkilendirilerek anlam kazanıyor zihinlerde.

Ve buna müsait olduğu için kafalarımız, kişiler ve onların öyküleri sayesinde algımız koşullanmaya çok uygun. Alet olmak burada giriyor devreye. Yaptığımız işin, kişisel tarihimizin, psikolojik altyapımızın hep olay ve kişilere bağlı bir değerler bütünü var. Yaşadıklarımız, kavramlardan oluşan prensiplerimize değil de, bu kişisel olan ve etrafta milyonlarca farklı biçimde bulunan algılara çarparak değerlendiriliyor ve topluma geri yansıyor.

Yani alet oluyoruz. Toplumsal mühendislik kolaylaşıyor. Yönetilmeye, etkilenmeye, gaza getirilmeye hatta savaşa uygun bir toplum haline geliyoruz. Buna doğal olarak kişisel ve maddi çıkarlar/çıkar umutları da eklenince kimyasal deney başarıyla sonuçlanıyor.

Basına bir göz atın. Yazdığı her yazıda, tek ve tercihan kendinden ünlü bir kişiyle uğraşan; en azından bir cümleyle ona giydiren “genç” yazarlar göreceksiniz. Sosyal medyaya bakın, akil, sakin, özgürlükçü hatta liberal “bilim insanlarının”, bir kişinin yazdığı herhangi bir 140 karakter üzerine kırmızı görmüş boğa gibi saldırıya geçebildiğini izleyeceksiniz.

Çok kişisel bir yapısı olan, hatta elektronik günce niteliği taşıyan ortamların, bir “klik disiplini mahkemesi”ne, hatta vahşi bir “vurun kahpeye” lincine dönüşebildiğini izleyebilirsiniz. 2500 sözcükten oluşan makalelerden editörün gözünden kaçmş bir imla hatası seçip, yazarına davalık hakaretler eden “doktora öğrencileri,” “akademisyenler,” “köşe yazarları” dolu toplumumuz.

Ama değişim söz konusu. İnsanlık tarihi, değişime karşı koyan devletler, onların “aletleri” ve devletleri, milletleri yüceleştiren söylemlerle dolu. İlkçağ’da, mağarada yaşayan insan için kimbilir etrafındaki 30-40 kişiden oluşan toplum ne kadar kutsaldı. Yazının ilk icadını yaşamış “millet”lerin kaçının adını hatırlıyorsunuz? Ama her değişim sürecinde, önce varolan kavramlar kutsallaşır, cebir niteliğine bürünür, sonra da kaçınılmaz sona kavuşur; tarihin derin sularında kaybolur. Onların yerini, yine aynı kadere mahkum yeni kavramlar alır. Hiçbir otorite, kavram, düzen buna karşı duramaz. Sizin durabilir sanmanızın, buna aklınızın isyan etmesinin tek nedeni, milleti, devleti kavram olarak düşünmemeniz, bireyleştirmenizdir: millet Türkler, devlet de Türkiye olarak algılandığında bu sonuç tahammül edilemez hale gelir aklınızda. Oysa mesela Madagaskar’da artık devlet olmasa, insanlar düzenli bir anarşi içinde yaşamaya başlasalar, belki “ne enteresan” bile dersiniz.

İnsanlık kavramlarla gelişiyor. Gelişimin büyük rüzgarında imparatorlukların, çok uluslu şirketlerin, endüstrinin, milletlerin ve devletlerin esamesi bugüne kadar hiç okunmamıştır. İnsanı yanına alan gelişim başka bir dönüşüme hammadde olacak, diğerleri büyük dalganın üzerindeki köpükler olarak yollarına devam edecekler.

Günlük uğraşları içinde başlarını kaldırıp, etrafta onlardan daha fazla değer gördükleri için minik bireysel çatışmalara garkettikleri değerlerle uğraşmaktan başka iş güç bulamayan insan türü de elbet bu değişimde bir rol oynayacaktır: başlığı “alet olmak” olan bir yazıya ilham olmak gibi…

 

Bu kapak yasak:

 

(Bianet)

Özgür Gündem Gazetesi’ne bir ay kapatma cezası verildi. Gazetenin basımının yapıldığı Gün Matbaası’nı baskın yapan polisler, yarınki sayılarına el koydu.

Fırat Haber Ajansı’nın (ANF) haberine göre, 14. Ağır Ceza Mahkemesi, gazetenin bugünkü sayısının 1, 8, 9, 10 ve 11. sayfalarında yer alan haber, yorum ve fotoğrafların “Örgüt propagandası” yaptığı iddiasıyla, gazeteye bir ay kapatma cezası verirken, gazetenin bugün ve yarın çıkacak tüm sayılarına el konulmasına karar verdi.

30 Mayıs 1992′de yayın hayatına başlayan gazetenin 30′u muhabir olmak üzere 76 çalışanı öldürüldü; gazete 14 Nisan 1994′te kapatıldı.

Özgür Gündem Gazetesi, 17 yıl aradan sonra 4 Nisan 2011′de yeniden yayın hayatına başladı.

bianet’in Medya Gözlem Raporu‘na göre, bugün itibarıyla tutuklu 104 gazetecinin 12′si Özgür Gündem çalışanı veya eski çalışanı. (NV)

 

(Agos)

Taraf gazetesinin Wikileaks’in yayınladığı Stratfor belgelerine sayfalarında yer vermesi üzerine küplere binen Başbakan Erdoğan partisinin Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda yine esti gürledi.

Erdoğan’a “2 yıl ömür biçildiği” yönündeki bilgilerin yer aldığı belgelerle ilgili olarak Başbakan, gazeteyi suçladı:

“Söylentilere kanıp bize ömür biçenler, cüretkar oldukları kadar büyük de bir küstahlık içindedir. Bu söylentileri manşetlerine taşıyanlar da, bu mihrakların taşeronluğunu yapanlar da aynı şekilde büyük bir küstahlığın içindedir.”

Belgelerdeki iddiaların içeriğine dair yorum yapmayan Başbakan, “Bu tehditlere pabuç bırakmayacağız” diye konuşurken, “Allah’ın takdir ettiği ömrü hiçbiriniz ne bir an geri, ne bir an ileri götüremezsiniz. Plan ona aittir ve o plan işleyecektir.” ifadesinde bulundu.

Erdoğan, Kürt sorunu üzerine şunları söyledi;”Kürt meselesiyle ilgili terör konusuna bakışımız en başından beri bellidir. Güneydoğu, Kürt sorunu, adına ne derseniz deyin… 2005 Ağustos’unda Diyarbakır’da yaptığım konuşmayla ivme kazanmıştır. Meselenin çözümüne yönelik adımlar attık. 2010 yılında ‘Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’ adı altında süreç başlattık. Sorunu çözmek için yeni ve kararlı bir adım başlattık. Bu süreç milletimizden iki kez onay aldı. Bu işin onayını muhalefette bulunan partilerden değil, milletten alacağız. Bize verilen desteği heba etmek niyetinde değiliz.”

“Kürt meselesi, terör meselesi, Güneydoğu meselesi… Bir sorunlar kümesidir” diyen Erdoğan, çözümün karşısında muhalefet partilerinin bir araya geldiğini söyledi; “Yanyana gelmeleri düşünülemeyen bu üç parti 12 Eylül’de de 12 Haziran’da da tüm ilkelerini çiğneyip bir araya geldiler.”

Muhalefet partilerine karşı üslubunu sertleştiren Başbakan Erdoğan, “Biz CHP, MHP ve BDP’yle değil, milletimizle yürüyoruz. Biz milletimizin desteği ve hayır duasıyla bu meseleyi çözeceğiz, son nefesimize kadar bunun mücadelesini vereceğiz” dedi. Kürt sorununu çözeceklerini vurgulayan Erdoğan, “Bu bir kardeşlik meselesidir. Bizim kardeşliğimiz, bir kavmiyet, bir ırkçılık kardeşliği değildir. Bizim bir inanç kardeşliğimiz var” şeklinde konuştu.

 
fft5_mf765570

Rıdvan Akar T24′te yayınlanan yazısında gazeteciliğin Türkiye’ye özgü zaaflarını bir ders niteliğinde yazmış. Aktarıyoruz;

Rıdvan Akar

Gazetecilik mesleği Türkiye’de “milli” bir biçimde icra ediliyor.

“Milli” olmaktan kasıt, gazeteciliğin evrensel değer ve ilkelerinin yerine yerel ve konjonktürel  tercihlerin galebe çalmasından söz ediyoruz.

Gazetecilik dünyanın her yerinde ortak bir değerler manzumesi ile icra edilir. Edilmelidir. Gazetecinin hakları, patronaj ve siyaset karşısındaki duruşu, mesleki sınırları, editöryal  özerklik, haber kaynağı ile ilişkiler, haberin sunumu, tarafsızlık, objektiflik gibi ilkeler aslında gelişmiş demokrasilerde aynı biçimde algılanır ve uygulanır.

Türkiye’de gazetecilik “sui generis”  icra edilir. Türkiye’de gazeteci -mesleki zafiyetinin gereği- egosantriktir. Dünyanın kendi çevresinde döndüğü inancındadır. Hal böyle olunca da kurumsallaşamamış değerler sistemini kendince yorumlar, kendine göre biçimlendirir. Uyması gereken kurallar, kendi vicdanı, entelektüel donanımı. Siyasi inancı, mesleki çıkarları ile örtüştüğü ölçüde vardır.

Böylesi bir yapı gazeteci açısından  hem sorunlu hem de avantajlıdır. Avantajlıdır çünkü gazeteci mesleğin onu sınırlayabilecek değerlerini çiğneme pahasına mesleki kariyerini şekillendirme, çıkar elde etme şansına sahiptir. Sorunludur, zira gazeteci kimi zaman uğradığı haksızlığı, mağduriyeti dile getireceği referanslara sahip değildir.

Türkiye’de 1960’da kurulan Basın Şeref Divanı’ndan bu yana gazeteciler kendi özdenetim mekanizmalarını oluşturmaya gayret etti. Amaç, mesleğin saygınlığını korumak, gazetecinin çalışma koşulları ve faaliyetini denetleyecek bir yapının oluşmasıydı.

Sonrasında giderek büyük bir prestij kaybıyla yoluna devam eden Basın Konseyi  ve ardından ayrıntılı ve  titiz alışma olan Gazeteciler Cemiyeti’nin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi hep ihtiyaç duyulan bu eksikliğin giderilmesine yönelikti.  Hatta Doğan Medya Grubu Yayın Konseyi ile şirket bazında bu sistem oluşturulmaya gayret edildi.

Ancak bir türlü istenen gerçekleşmedi. Zira bütün bu kurallar manzumesi istişari bir nitelik taşıyordu. Yani   gazeteci ‘idealize edilen’ bu kurallara uyup uymamakta özgürdü. Bunun istisnasını Basın Konseyi oluşturduğunda, Konsey’in kınama kararları da gazeteci ya da çalıştığı kurum nezdinde “hadi oradan” tepkisiyle savuşturabiliyor, Konsey’in kimliği ve aldığı kararlar tartışmalara neden oluyordu.

Hal böyle olunca gazeteci o koca okyanusta pusulasız, sezgileri, vicdanı ve mesleki birikimi ile başbaşa kalıyor ve yolunu bulmaya çalışıyordu. Böylesi bir ahvalde varılan sonucun vahameti de yıllar içinde ortaya çıktı. Patronaj karşısında korunmasız, siyasete karşı kırılgan, iş güvenliği olmayan, değişken yayın politikaları karşısında bocalayan, editöryal özerklik konusunda kendini özgür hissetmeyen gazetecilik sektörü halkın nezdinde ciddi bir prestij kaybına uğradı. 1990’da “halkın en çok güvenmediği meslekler arasında –siyasetçilerden sonra- ikinci sırada gazetecilik yüzde 41 oranıyla yer alırken, bu oran şimdilerde yüzde 29’lara kadar indi.

“Kimsesizlerin kimsesi” olmaya soyunan gazeteciler kendi mesleki normlarını ve örgütlerini oluşturamamanın bedelini işte bu itibar kaybıyla ödedi. Meslek örgütlerinin yaptırım seçeneğine sahip olmaması nedeniyle mesleğin itibarını yere düşüren gazetecilik/belgeselcilik anlayışı egemen hale geldi.

Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin “Gazetecinin Doğru Davranış Kuralları” bölümünde iki madde var. Bakın ne diyor;

Rekabet: Gazeteci, rekabet nedeniyle de olsa, bir başka gazeteciye bilinçli ve açık, mesleki zarar vermekten kaçmalıdır. Bir meslektaşının yayınını engelleyici davranışlarda bulunmamalıdır.

Kaynak gösterme: Gazeteci, başta haber ajansları olmak üzere, bir meslektaşının ve herhangi bir yayının sunduğu bilgileri kullandığında mutlaka kaynağı belirtmelidir.”

Şimdi bu ilkelerin uygulanıp uygulanmadığını tartışacak platformlara sahip değiliz.  Böylesi bir donanıma sahibiz ama haber/belgesel metalaştığı (mal gibi görüldüğü) ölçüde bu değerlerden uzaklaşıyoruz. Zira bu ilkeler nerede uygulandı, nerede uygulanmadı denetimini yapacak organlardan yoksunuz. Yani Aydın Engin’in dediği gibi “her gazetecinin ahlakı kendi bacağından asılı.”

Tek tesellimiz yine aynı bildirgenin 16. Maddesinde yazılıdır. “Gazeteci…  mesleki olarak yalnızca meslektaşlarının ve kamuoyunun değerlendirmeleri ile bağımsız yargı organlarının kararlarını dikkate alır.”

 
sirince-kaya-mezarlari
Yazar ve dilbilimci Sevan Nişanyan’ın İzmir’in Şirince köyünde yaptırdığı tarihi kaya mezarı 19 Şubat Pazar günü törenle açılıyor. Şirince Köyü yakınındaki Kayserkaya mevkiinde yekpare kayadan oyulan mezar, altı metre yükseklikte ve dörtbuçuk metre eninde İyon tarzı bir tapınak cephesinden oluşuyor.
Konuya ilişkin konuşan Nişanyan, “Kaya mezarı geleneği eski Anadolu kültürlerinde yaygındır. Bu geleneğin ikibin küsur yıldan beri ilk örneğini gerçekleştirdiğim için mutluyum. En ince ayrıntısına kadar eski örneklere sadık kalmaya çalıştık,” dedi.
Kaya mezarının Muğla’nın Dalyan kasabasındaki mezarların taklidi olduğuna ilişkin eleştirileri cevaplayan Nişanyan, yaptığı mezarın Dalyan’dakilerle benzerliği olmadığını savundu. Fethiye’nin Yaka köyünde bulunan Bellerofon Mezarını örnek aldığını belirten Nişanyan, yüzden fazla antik kaya mezarını incelediğini, ancak hiçbirini bire bir kopya etmediğini vurguladı.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın kaya mezarına ilişkin olarak söylediği “Her önüne gelen taklit eser yapamaz, inceleme sonucu gereği yapılacak,” şeklindeki ifadesini değerlendiren Nişanyan, “Sayın bakan tam bir Devlet adamı gibi konuşmuş,” dedi.
Öldükten sonra bu mezara gömülmeyi şimdilik düşünmediğini söyleyen Nişanyan, bu konudaki soruları “öldükten sonra düşünürüz,” diye cevaplandırdı.
Kaya mezarının açılış töreni 19 Şubat Pazar günü saat 14.00’te Şirince köyünde yapılacak. Törende helva ve sınırsız miktarda şarap dağıtılacak.

 

   

Gerçek Gündem sitesinde çıkan bir habere göre Milliyet köşe yazarı Nuray Mert ile yollarını ayırdı. Site yönetimin Mert’e ücretsiz izne çıkarıldığını tebliğ ettiğini iddia ediyor. Ancak gelişmelerin detayına Şeyler ekibi henüz ulaşamadı.

AKP hükümetine muhalif yazılar yazan Nuray Mert, son günlerde Ece Temelkuran’ın işten atılması üzerine yazdığı yazı ile öne çıkmıştı.

Güncelleme: 15.02.2012 02:00
Internet medyasında yer alan Nuray Mert süresiz izne çıkarıldı haberlerinin sadece Mert’in dün yazdığı yazıda izne çıkacağını belirtmesi üzerine çıkarıldığı anlaşıldı. Nuray Mert bir açıklama yapıncaya kadar tek kesin olan şey kendisinin sadece “bir süre” yazılarına ara vereceği. (Şeyler)