Ruwayda Mustafah

Filistin davası gerek İnsan Hakları söylemi içersinde, gerekse Müslüman hareketi bağlamında içselleştirildi, buna karşın Kürt davası aynı hareketler içinde marjinalize edildi ve bir kenara itildi. 40 milyona ulaşan Kürt nüfusunun yanında, toplamda 4 milyonu biraz aşan Filistinliler tüm Arap dünyasının sempatisini ve desteğini yanına almış durumda. Kürt halkını ve mücadelesini ihmal edenler sadece Araplar değil, tarih boyunca Müslüman dünyası korkak bir sessizlikle onlara arkasını döndü. Müslümanlar arasında Arap azabı her zaman Kürt çilesinin önüne geçti ve biz Kürtler genellikle dünyanın “şanssız Müslümanları” olarak görüldük, Kürtler Halepçe veya Dersim’de katledilirken din kardeşlerimiz kör ve sağırları oynadı.

Akademik çevrelerde Müslüman öğrenciler Islam toplumu tarafından düzenlenen seminerlerde, hatta bazen diğer toplumlarla birlikte düzenlenen toplantılarda Filistinlilere destek ve toplum bilincini artırmak amacıyla genellikle Filistinlilerin çektiklerinden söz eder, ama hiç bir zaman Filistin’den biraz öteye, Orta Doğu’da onlarca yıldır süregelen şiddete, devlet eliyle yürütülen ayrımcılığa, etnik temizliğe, Kürt kimliğinin yasaklanmasına, zor kullanarak asimilasyona ve Kürtlere yapılan insanlık dışı muameleye göz atmayı düşünmez.

Birçok seminerde Filistinlilerle ilgili olarak sıkça duyduğum bir hadis var: “Ümmet bir beden gibidir. Eğer göz ağrırsa bütün beden ağrır, eğer baş ağrırsa, bütün beden ağrır.” Ama Kürt halkının şanssızlığı, onlar her zaman bu ümmetin uyuşmuş bacakları oldular, çektikleri ihmal, yardım çağrıları kulakardı edildi. Gerçekten de Kürtler dünyada aleyhlerine bir fetva verilmiş olan tek müslüman toplum. (İran Cumhuriyeti’nde)

21 Mart Kürt halkının Newroz bayramıydı, öncesinde Türkiye’de kutlamalar düzenlemek istediler, ancak bu istek hükümetin belirlediği tarihe kadar Kürt yeni yılının başlangıcını kutlamalarına izin verilmemesiyle sonuçlandı. Türk polisi bu taleplere özel timler, tazyikli su, göz yaşartıcı bomba ve toplanan Kürtleri dağıtmak için gerçek mermi kullanarak yanıt verdi. Newroz “kutlamaları” bir Kürt siyasetçinin ölümü, düzinelerce yaralı, yüzlerce tutuklu ile sona erdi. Filistin hakları için hemen öne fırlayan tanınmış Müslüman dünyası sözcüleri ise bütün bu olanlar karşısında korkakça geri çekildiler ve sessiz kaldılar.

Müslüman önderler bugüne kadar dünyanın herhangi bir yerinde Müslümanlara karşı girişilen benzer mezalimi görmezden gelerek Filistin’i sürekli bir itibar kazanma kozu olarak kullandılar. En zengin Müslüman ülkeler yüzyıllardır Somalililerin, Afganların ve Kürtlerin çilelerine sırt çevirdiler, onlardan sadece kamuoyuna gereksinim duyduklarında kısaca söz ettiler veya bağış gönderdiler.

 

Ruwayda Mustafah’ın bu yazısı 26.Mart.2012 tarihinde The Huffington Post’da yayınlanan İngilizce aslından çevrilmiştir.

 

AGOS

“Ermeni yalanına sessiz kalma” diyen billboardlarla gelen dip dalga, 26 Şubat Pazar günü Taksim Meydanı’nı vurdu. Bu slogana bakıp Hocalı Katliamı’nın acısına varmak mümkün değildi; meydanı dolduranlar da, maalesef, acıda ortaklıktan çok, ‘Ermeni’ye yönelik nefrete adanmışlıkta buluştular.

En çok da o büyük acının kendisine ayıp oldu. Hocalı’da 20 yıl önce Ermeni milislerin sivil Azerilere yönelik saldırısında can verenlere. Ermenistan açısından Sumgayit veya Bakü Katliamı ile eşleşen karşılıklı yıkımlar, Türkiye’ye hep Ermeni düşmanlığını körükleme fırsatı olarak yansıdı. Ermenistan ile sınır kapatıldı. Siyasi sorun yaşanan hiçbir ülkeyle kesilmeyen bağ kesildi; nineleri dedeleri Anadolu toprağının çocuğu olan Ermenistan en uzak komşu olarak kaldı.
Pazar günü asıl dayatılan da, ‘Ermeni yalanı’ olarak ötelenmek istenen 1915’in konuşulmasını engellemekti. Oysa ne 1915 sadece Ermenilerin, ne de Kürt Sorunu sadece Kürtlerin meselesi. Geleceğimizi ipotek altına alan bu koca uçurumlar, ortak hayatımızı, nefret yüklü sloganların yankısına terk edilemeyecek kadar belirliyor.
Meydandan yükselen sloganlar “Dişe diş, kana kan, intikam!” dedi. “Bozkurtlar burada, Hrantlar nerede?” diye sordu. “Kuzey güney bir olsun, Ermenistan yok olsun” diye dilekte bulundu. “Hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz” diyerek 19 Ocak anmasına katılanlara selam etti. Ve o tanıdık nağmeyle hedef belirtti: “Bugün Taksim, yarın Erivan, bir gece ansızın gelebiliriz.”
Başbakan’ın, geçmişte kendi hükümetini hedefe koyan darbe destekçisi bu milliyetçi-ulusalcı söylemin o derin anlamını kayda geçip tavır alması çok şeyi değiştirebilirdi. Ama maalesef o, “Marjinal ve münferit birkaç pankart Hocalı Katliamı’na dair acımızı gölgelemeye yetmez” demeyi tercih etti. Dahası, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in kan dolu ve intikama davet eden söylemini de sahiplenmiş oldu.
Oysa yakın tarihimiz, darbe hazırlıklarının parçası olduğu bilinen sayısız münferit cinayetle ve katliamla dolu. Bu marjinal ve münferit pankartlar Hocalı Katliamı’nı unutturmazken, Türkiye Ermenileri kendilerini vatandaşlığın hangi klasmanında gördü dersiniz? Ya bu ülkede çalışan ve her siyasi kriz döneminde kapı dışarı edilmekle tehdit edilen Ermenistanlılar?
Agos olarak en çok, nefret istikrarının gösterdiği çıkmazdan ürperdik. “Bir gece ansızın gelebiliriz” diye inletilen caddede, hedef tahtasına oturtulmuş genel yayın yönetmenimiz Hrant Dink’in, güpegündüz arkasından vurularak öldürüldüğünü bilerek baktık meydana.
Orada yaşananlar sadece siyasi erki değil, basını da sınava tabi tutuyor. Nefret söyleminin varacağı noktaların bilincinde olanlar, sorumluları göreve çağıran yayınlar yaptılar. Biz de sesimizi onlarla birleştiriyor, aleni nefret gösterisini “protesto yürüyüşü” olarak taçlandıran basın kuruluşlarını bu yayınların vebali konusunda uyarıyoruz. Tekrarlanan hatalara kasıt denir ve o kasıt, canlara kast etmeye dek varabilir.
Hatırlayalım, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı AKP’li Ayhan Sefer Üstün, savcıları, ayrımcılık yapanlar için TCK hükümlerini uygulamaya davet etti. Gün, savcıların, bu nefret dolu söylemlerin takipçisi olma günüdür. Devletin denetleme kurulu devlet görevlilerinin soruşturulmasını salık vermişken, gün, Hrant Dink davasına, gerçek demokrasi adına sahip çıkma günüdür.
Pazar günü, Hrant Dink’in katillerini öven bir grubun Agos’a yürümesi son anda önlenmişse, Ermenilik piçlikle eşleşmişse, tarihi bugünden okumaktan öte yol kalmaz. Dahası, başka türlü bir gelecek yazmaya talip olanların kalemi kırılır. Çünkü kanın üstüne söz yazamazsınız.
Gelin, kanı değil canı savunalım. Can hayattır ve hepimizin hakkıdır. Bir gün o meydanda, hep birlikte vakarla durup acıya ortak olabildiğimizde birbirimizi yaşatabilmiş olacağız. Biz işte o günün talibiyiz ve o günü de ancak birlikte yaratabiliriz. Gelin, birbirimizde can bulalım.

 

Dalyan’daki ünlü kaya mezarlarının benzerini Selçuk’a bağlı Şirince köyünde yapan turizmci ve yazar Sevan Nişanyan, daha önce ormana zarar verdiği için aldığı 5 ay hapis cezasının ardından bu kez “mühür bozma” suçundan 5 ay hapis cezasına daha mahkum oldu. Nişanyan’ın pişman olmadığına hükmeden mahkeme, cezayı ertelemedi. Nişanyan’ın temyize gideceği öğrenilirken, kararın Yargıtayca da onaylanması halinde Nişanyan, hapse girerek cezasını çekecek.

İzmir’in Selçuk ilçesindeki Şirince köyünde inşa ettiği yapılarla dikkat çeken Sevan Nişanyan, iki yıl önce köyün yakınlarındaki Kayserdağı’na kaya mezarı yaptırmaya başladı. Dalyan’daki kral mezarlarına benzeyen bir anıt mezar inşaatı sürerken köylerdeki yapıların imar kanununa uygunluğundan sorumlu olan İl Özel İdaresi, imar mevzuatına aykırı olduğu gerekçesiyle inşaatı mühürledi. 
Daha sonra konu Selçuk Orman İşletme Şefliği’ne havale edildi. Şefliğin şikayeti üzerine savcılık, Nişanyan hakkında ormana zarar verme suçundan dava açtı. Nişanyan bu süreçte ormana herhangi bir zarar verilmediğini savunarak, “Ne imar mevzuatında ne de orman kanununda kaya mezarı ile ilgili bir madde yok. Orman Kanunu’na göre ne bir tek ağaca zarar veriyorum, ne de ormanı mülküme geçiriyorum” açıklaması yaptı. İnşaata devam edilmesi üzerine yapı bir kez daha mühürlenirken Nişanyan hakkında ‘mühür bozma’ suçundan da dava açıldı.
Selçuk Sulh Ceza Mahkemesi, kısa süre önce ormana zarar verdiği iddiasıyla açılan davada Nişanyan hakkında 5 ay hapis cezası verirken bu kez Selçuk Asliye Ceza Mahkemesi de ‘mühür bozarak inşaatı sürdürmek’ suçundan 5 ay hapis cezasına çarptırdı. Kararda sanığın bir daha suç işlemeyeceği yönünde kanaat oluşmaması gerekçe gösterilerek, hapis cezası ertelenmedi ve paraya çevrilmedi.

Nişanyan, Selçuk’taki mahkemelerin kendisine çalıştığını belirterek, “Artık bunları takmıyorum” diye konuştu. Toplam 17 veya 18 davası ve 12.5 yılı aşkın cezası olduğunu belirten Sevan Nişanyan şunları söyledi: “Bu çözüm değil boyun eğdirme politikası. Ben de boyun eğmeyeceğim.”

 

Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığına Strateji Geliştirme Dairesi Başkanı 1. Sınıf Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek atandı. Milliyet’in haberine göre Akyürek, bu atamayla emniyet merkez teşkilatında genel müdür yardımcısına denk bir makam sahibi oldu.

Akyürek McDonalds bombalamasından Hrant Dink cinayetine kadar birçok davada azmettirici olmakla suçlanmış, aldığı istihbaratları iletmemekle suçlara zemin hazırlamakla itham edilmişti.

Akyürek’in terfisi bir anlamda derin devletin faaliyetlerinin ve dokunulmazlığının yeni bir kanıtı gibi.

Hrant Dink davasında “azmettirici” olarak yargılanan ve 17 Ocak’taki karar duruşmasında beraat ettirilen polis muhbiri Erhan Tuncel, karar duruşmasından önce avukatı aracılığı ile Zaman Gazetesi’ne gönderdiği mektubunda, Fethullah Gülen cemaatinden olduğu bilinen Ramazan Akyürek’i övmüştü.

Erhan Tuncel, dönemin Trabzon Emniyet Müdürü olan ve Dink’in öldürüleceği istihbaratını gizleyen Ramazan Akyürek için, “O dönemde (2007) Ergenekon’a dokunan yanıyordu. Ramazan Akyürek ve Ali Fuat Yılmazer, Türkiye’nin en karanlık noktasına projektörü tuttu. Bu iki isim Dink cinayetinin mağdurudur” demişti. Tuncel, Ramazan Akyürek’in “görevini hassasiyetle yaptığını” savunmuştu. 

Ramazan Akyürek, Dink’in öldürüldüğü dönemde Emniyet İstihbarat Daire Başkanı, hemen öncesinde Trabzon Emniyet Müdürü’ydü. Emniyet Müdürlüğü döneminde sırasıyla McDonalds’ın bombalanması, Gökdeniz Karadeniz ve Fatih Tekke’nin aracının kurşunlanması, TAYAD’lılara linç girişimi, Rahip Santoro Cinayeti ve atanmasından sonra Hrant Dink Cinayeti gerçekleşti.

Hrant Dink’in avukatlarının mahkemede sıkça dile getirdiği üzere “Cinayeti aydınlatma pozisyonu”nda olan Akyürek, yetkilerini kullanarak, cinayetin aydınlatılmasına engel olmuştu.