yıllarca dolaştık ve sonunda hala üstündeyiz denizin
binlerce kaptan değiştirdik bu kokulu teknede

tufanlara kılımızı kıpırdatmadık
iyimselikle atladık her maceraya

ve yüksekte, gözlem kulemizde, gözümüzü ayırmadan
nöbetini tuttuk beklerken ebedi güneşimizi, egemen güneşimizi…”

Odysseas Elytis

Yeni kemer sıkma paketlerinin gündemde olduğu ve çoğunluğun gündelik yaşamlarını sürdürebilme sıkıntısı çektiği Yunanistan’ın bugünü ve geleceği ile ilgili en güzel analizlerden birini okuyucumuzla paylaşmak istiyoruz.

Bu yazı 23.Ocak.2012 günü Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Dr. 

2004 yılında, Türk bir arkadaşımla Olimpiyat Oyunları’nı izlemek üzere Atina’yı ziyaret ettik. Onun ilk Atina ziyaretiydi. Olimpiyat Oyunları’ndan ziyade arkadaşım başka bir duruma hayran kaldı: “Atina kafeleri her zaman, gece gündüz, nasıl dolu olabilir? Bu insanlar çalışmaz mı hiç? Bu gençlerin işi, dersi yok mu? Bu ekonomi nasıl çalışıyor, anlayamıyorum.” Sanki Yunan toplumu mutluluk sırrını bulmuş oldu. “Bunu Yunanlıları kötülemek niyetinde söylemiyorum, aslında onları imreniyorum” diye gülümsüyordu. Birkaç sene sonra bu “Yunan mucizenin” sonuna gelindi. Kamu borçlarıyla beslenen Yunan ekonomisi küresel kriz baskısı altında balon gibi patladı. Fakat bu “tembel Yunan” hikâyesi belki krizin en çarpıcı imajlarından biri oldu. Alman popüler gazetelerinde, özellikle Bild gazetesinde, bu imaj hâkim oldu: “Yunanlılar bizim paramızı eğlenip yiyor, biz ise onların tembelliklerini desteklemek için çalışıyoruz.” İngiltere’de ise, Channel 4’da birkaç hafta önce yeni bir “reality show” başlamış. Konusu “Yunan gibi yaşamak”. “Yunan gibi” yaşamanın kaçınılmaz bir tarafı tembelliktir veya “çalışmaktan kaçmaktır”.
Bu imaj ne kadar gerçekçidir? Bütün karikatürleştirilmiş milli stereotipler gibi o da gerçekten uzak duruyor. Fakat yanlış olsa bile, bize birçok şey öğretebilir. Hangi şartlar altında bir milli imaj geliştirilebilir ve toplumun hangi kısımları onun inşaatına katkıda bulunur? “Tembel Yunan” imajı “bir türlü entegre olmayan Almanya Türk’ü” imajıyla karşılaştırılabilir. Her iki durumda da bir “toplumsal görünmezlik” sorunu yaşanıyor. Almanya’da yazdığı ırkçı kitabının ardından meşhur olan Thilo Sarrazin gibileri “Türkler Alman toplumuna entegre olamaz” diyor. Fakat gerçek farklıdır. Entegre olan Türkler çok, fakat entegre olur olmaz, Alman nüfusuna karışır ve artık Türk toplumunun kamu imajına katkıda bulunmaz. Almanya’daki Türk göçmenlerinin kamu imajı sadece “başarısız vakalardan” ibaret olur. Benzeri bir durum Yunanistan’da da yaşanır. Atina’da gördüğünüz gece-gündüz meydanlarda frappé kahvesi içen veya kulüplerde viski içip şarkıcı ayaklarının önüne karanfil atanlar çok gürültülü bir azınlıktır. Bütün Yunanistan halkını temsil etmezler. Asıl çoğunluk, son iki senede uygulanan “kemer sıkma” politikaların sonucu olarak gelirinin yüzde 30-40’ını kaybetmiş ve perişan durumdadır. Harcayacak paraları kalmadı, birçoğu ikinci iş yapmak zorundadırlar.
Bunu derken, tembellik ve üretkenlik ayrı tutulmalıdır. Krizin en çarpıcı boyutlarından biri teşvik ve tedbir eksikliğidir. Mevcut durumun en büyük kurbanları arasında ise, samimi, rüşvet almayan, vergisini her zaman ödeyen kamu ve özel sektör çalışanları ve emeklilerdir. Son senelerde onlar hep kaybedenler tarafında oldu ve Yunan toplumu daha “sinik” olmaya alıştı. Eğer çalışan ve çalışmayan senelerce aynı maaşı alırsa, çalışan er geç çalışma zevkini kaçırabilir. Yunan siyasi sistemi vaat ettiği reformları uygulamayınca, vergi kaçakçılığını kontrol altına alamayınca, kamu sektöründe yolsuzluk, harcamalar ve elit sendikaların imtiyazlarına nokta koyamayınca, esir durumuna düşen “samimi vatandaşlardan” yeni fedalar talebinde bulunuyor. O garip bir durum değil, çünkü reform programının başarısı mevcut Yunan sisteminin sonu anlamına gelecektir. Tıpkı 2002 Türkiye’sindeki gibi.
Peki, bu halkın sorumluluğu yok mu? Tabii var. Son 30 senede perçinlenen ve hâkim duruma gelen politikalar ve zihniyete zamanında karşı çıkmayan, Yunan kamu sektörünü şişiren ve Yunan ekonomisini borca bulayan siyasi partilere devamlı oy ve güven veren halk sorumlu ve onun bedelini ödemek zorundadır. Özellikle Yunan gençliği zor bir ikilemin önünde: Ya mevcut yeni şartlara boyun eğecek ya gurbete gidip Almanya, İngiltere, ABD veya Avustralya’da yeni bir hayat arayışında bulunacak. Belki de krizin en çarpıcı sonucu ve onun sonuna gelindiği en manidar ipucu, Yunan gençliğinde paradigma değişikliği olur. Bu kuşağın hayali Yunan devlet sektöründe yüksek maaşlı bir iş bulmaktı. Son senelerde ÖSS’de en sert yükseliş kamu sektöründe yüksek maaşlı bir kariyer sağlayan fakültelere giriş puanlarında meydana geldi. Bu devletçi zihniyet artık iflas durumuna geldi. Yunanistan gençliği artık memur hayatı değil, “kutu dışında” düşünebilen, risk alan ve başarılı işadamı hayatından imrenmek zorundadır. Odysseus ve Onassis Yunan değil miydi?
Yazının orijinaline buradan ulaşabilirsiniz.
Bir de bu var tabii: (@Byzantino’ya teşekkürlerimizle)

 

Neue Zürcher Zeitung

Zürih Savcısı, Egemen Bağış’ın ‘Ermeni soykırımı yoktur. Gelsin beni tutuklasınlar’ sözleri üzerine soruşturma başlattı.

Zürih Savcısı Braunschweig, AB Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’ın Davos Dünya Ekonomik Forumu’ndan dönerken Zürih’te söylediği, “Ermeni soykırımı yoktur. Gelsinler beni tutuklasınlar” sözleri hakkında İsviçre Ermeni topluluğunun şikâyeti üzerine ön soruşturma açtı.

Zürih Devlet Savcısı Christine Braunschweig yaptığı açıklamada şunları söyledi:

Geçen hafta savcılığımıza bu konu ile ilgili bir dilekçe ulaştı. Dilekçede Sayın Bağış’ın İsviçre Ceza Kanunu’nun 261. maddesinde ırkçılık başlığı ile yer alan kanuna muhalefet edildiği bildiriliyordu. Savcılığımız iddiayı ciddi bularak ön soruşturma başlattı. Şimdi Egemen Bağış’ın dilekçede konu edilen Ermeni soykırımını inkâr sözlerini söyleyip söylemediğini araştıracağız. Kendisinin diplomatik dokunulmazlığı olup olmadığına bakacağız. Bunların sonucunda yasaya aykırı bir durum var ve diplomatik dokunulmazlığı yok ise hakkında dava açacağız.”

Bağış bu konunun hatırlatılması üzere basına konu ile ilgili olarak konuşmayacağını ön soruşturmanın sonuçlanmasını bekleyeceğini söyledi.

Bağış, geçtiğimiz hafta, İsviçre’de bir gazetecinin, Fransız Senatosu’nun 1915 olaylarına ilişkin yasa teklifiyle ilgili sorusu üzerine şöyle demişti:

Bu konuda Sayın Başbakanımız gerekenleri söyledi. Bu karar bizim için yok hükmündedir. Fransa’da akıl sahiplerinin akıl sahibi olmayanlardan fazla olduğuna inanıyoruz. İsviçre de bildiğimiz kadarıyla sözde soykırımı reddetmenin suç olduğu bir ülke. Biz bugün İsviçre’deyiz ve ben diyorum ki 1915 olayları soykırım değildir. Gelsinler beni tutuklasınlar. Bu tür çabaların ben yaşama şansı olduğuna inanmıyorum. Bunlar bir kâğıt parçasından öteye gitmez.”

Türkiye İsviçre’den Hukuki Muafiyet İstedi

(Hürriyet)

TÜRKİYE’DEN JET YANIT

Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu, İsviçre’nin Ankara Büyükelçisi Raimund Kunz’u Bakanlığa çağırarak izahat istedi.

Sinirlioğlu, Kunz’a bu olayın “kabul edilemez” olduğunu bildirdi.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik “Türkiye Cumhuriyeti’nin bir bakanına fikrini ifade ettiği için dava açmak da (İsviçre’nin) haddine düşmez” dedi.

Başbakan Yardımısı Bekir Bozdağ da Ermeni soykırımı iddialarının Türk milletine dönük bir iftira olduğunu belirterek, “Bunun iftira olduğunu herkes her yerde söyleyecektir. Uygulanmaz kanunlar bana ’ölü kanunlar’ gibi geliyor. Çünkü Türkiye’den oraya giden pek çok siyasi her defasında konuştuğunda düşüncelerini ifade edecektir. Düşünce ve ifade hürriyetine ve bilimsel araştırmaya aykırı bir durumdur. Oralarda hukuk devleti ve demokratik anlayışın ne kadar geride olduğu bir göstergesidir. Bakan kendi görüşünü söyleyemeyecek mi ? Bir ülkenin bakanı başka bir ülkede konuşurken o ülkede yaşanlarla ilgili veya kendi görüşleriyle alakalı düşüncelerini ifade edemeyecek mi? Bu kadar saçma bir şey olamaz. Egemen Bağış kendi görüşlerini ifade etmişlerdir. Egemen Bağış, özgür bir ülkenin bakanıdır. Öyle gözüküyor ki ifadesini kullandğı ülke özgürlüklere fazla tahammülü olmayan bir ülke. Onlar da öğrenecekler” diye konuştu.