Cumhuriyet Dergi’de Ali Deniz Uslu’nun Ece Temelkuran röpörtajı yayınladı. Bu röpörtajın bazı bölümlerini aşağıda bulabilirsiniz.

Temelkuran işine son verilmesinden sonraki süreçte ‘Zaten o’ diye başlayan, sonu gelmeyen yazı ve konuşmalardan uzak kalmak istese de olmadı. Sırf bu yüzden hiç aklında yokken son iki yılda yazdığı ve ‘zamana tanıklık’ ettiğini söylediği yazılarını ‘Kayda Geçsin’ kitabında yayımladı.

Ece Temelkuran’a göre insanlar öfkeli ve kızgın değiller, onları hareketsiz kılan en derinlerinde duydukları keder ve üzüntü. Bir araya gelip bir şey yapmak için mecalsiz bırakılan, birbirine kırdırılan insanlar ancak korkudan bıktıkları anda cesurlaşacak.

Ece Temelkuran köşe yazılarını topladığı“Kayda Geçsin” kitabının imza günlerinde insanların kendisini dolu gözlerle izlediğini anlatıyor; 

Ölecekmişim gibi bakıyorlar, tutuklanacakmışım gibi ya da çoktan kaybedilmişim gibi. Arkamdan değil şimdi ağlıyorlar. Ama asıl dertleri bu değil. Gerçek şu ki gazeteciler halkın gerisinde kaldı. Halk konuşulsun istiyor. Ama son dönemde gazeteciler hayatın diğer renklerini keşfetmeyi tercih ediyor!”

 Hava durumu gibi operasyon haberlerini izlediğimiz şu günlerde hapishanedeki insanları sayıyla değil genel nüfusa oranla bile söylemenin mümkün olduğuna dikkat çekiyor; “Dün bir arkadaşım ‘hepimiz içeri taşınalım da bitsin bu iş’ dedi”. Evet, konuşamadıklarınız, konuşmadıklarınız zehirli. Korkunun getirdiği sessizlik de uğursuz. O irin tende ve tinde birikiyor. Öyle çok şey el değiştirir ki korkunun getirdiği bu sessizlikte. Peki ya siz teslimiyetin ve suskunluğun bedelini ödemeye hazır mısınız?

Beni görenin gözü doluyor. Niye gözleri doluyor? Ölecekmişim gibi bakıyorlar, tutuklanacakmışım gibi ya da çoktan kaybedilmişim gibi… Gerçek şu ki gazeteciler halkın gerisinde kaldı. Halk konuşulsun istiyor, Twitter’da konuşuyor. Tabii insanlar için konuşacak gazeteciler konuşmuyor, sessizler. Ortalık yanıyor Türk sanat müziği programı yapıyor Mehmet Barlas. Son dönemde gazeteciler hayatın diğer renklerini keşfetmeyi tercih ediyor! Ben korktuğu için insanları suçlamam. Ben de korkuyorum ama işimi de yapıyorum. Kendini koruma, kurtarma çabasına saygım olsa da her şeyin bir bedeli olduğunu aklımdan çıkarmıyorum.”

- Siz şimdi ödüyorsunuz?

Şimdi öderseniz, içeri girersiniz, işsiz kalırsınız. Ya ödemeyenler? Hayatlarının geri kalanını nasıl geçirecekler? Bu dönemde sessiz kalmanın bedelini gelecekte ödeyecekler. Ne şekilde olacağını da o zaman görecekler. Utanç hapishanesinde yaşayacaklar bu sürede de. Zaten utanç yoksa Tanrı selamet versin!”

- Faşizm, cesaret, korku, demokrasi… Bazı kelimelerin anlamını yeniden anlıyoruz sanki?

1980’den beri pek çok kavram kirlendi, kirletildi. Bir zamanlar hatırlar mısın bilmiyorum “kahrolsun insan hakları” diye yürüyordu polisler. Kelimelerin sahiplenilmesi, kelimeleri kullananlara gösterilen tepki, her şey iç içe ama kopuk kopuk. Tuhaf bir yerde yaşıyoruz.”

- Bu coğrafyada herkes faşist mi doğuyor?

Faşist doğmuyor ama en baştan ülkelerin kaderleri bizim omurgalarımıza nakşediliyor. Ülkeler kaderlerini değiştirmeye karar vermedikleri sürece hepimiz omurgamızda o nakışla doğuyoruz. “Meseleleri” konuşmuyoruz. Yeni nesil bu meselelerin gerilimi ile doğuyor ve taraf olmak zorunda kalıyor. “Ya bendensin, ya düşmansın!” bu faşizmin ta kendisi. Bu ülke çocuklarına hep acı, ölüm, sürgün verdi. Çocuklarının mürvetini görmeyi hiç istemedi. Öyle ki insanlar bir nefret sahibi olmak istiyor, birini linç etmek için arzu duyuyor; vahşet ihtiyacı. Tabii tarihiyle ve bugünüyle ilgili bir ihtiyaç bu.”

- Sosyal medya, medyadan güçlü, sansürsüz ve gerçek ama hükumet onun da hakkından gelmenin yolunu bulacak gibi. Ne dersiniz?

Twitter timi zaten ilk zamanlardan beri var. Gazeteciler, gazetelerinde iş yapamadığı için artık Twitter üzerinden haber yapıyor. Tabii sosyal medya doğruyu söyler, köşe yazarı şaşar diye de bir şey yok. Twitter devrim aracı dünyada, bizde nasıl sınırlanır diye konuşuluyor. Memleketin hali ortada.”

 

Nuray Mert, dün MedyaTava’ya gönderdiği yazı ile suskunluğunu bozarak Milliyet Gazetesi’nden ücretsiz izne çıkarılmasını konusunu açıklığa kavuşturdu. İşte o yazı:

Zorunlu Açıklama

“Milliyet gazetesindeki son ‘durumum’a ilişkin okuyucularım ve medya çevreleri başta olmak üzere, yaygınlaşan merak ve tepkiler dolayısı ile bir açıklama yapmak zorunluluğu hissediyorum.

Farklı spekülasyonlara yol açan durum, 12 Şubat tarihli yazımın sonunda izne ayrıldığım şeklinde bir not ile başladı. 11 Şubat Cumartesi günü Milliyet yönetimi beni telefonla arayarak benimle ilgili ‘sıkıntılı’ bir durum oluştuğunu, konunun netleşmesi için zamana ihtiyaç olduğunu söyleyerek, bu süre içinde ‘izne’ çıkmamım mümkün olup olmadığını sordu. Böyle başlayan bir sürecin nasıl sonuçlanacağını gayet iyi tahmin ettiğim halde, yönetimi zor durumda bırakmamak üzere, konuyu hafta içinde netleştirmek üzere, daha önce göndermiş olduğum yazımın sonuna ‘izne’ ilişkin notun konulmasını kabul ettim. Zaten tam o esnada çok ciddi bir sağlık sorunu nedeniyle gittiğim doktor randevumdan henüz çıkmış, o konuda ne yapacağımı düşünmekle meşguldüm.

Olaylar hiç arzu etmediğim ancak tahmin ettiğim şekilde devam etti; Milliyet’deki durumum netlik kazanmadı. Bu koşullar altında, gerekli açıklamayı gazetemin yapmasını bekledim, ancak bu gerçekleşmediği gibi, bir noktadan sonra gazete yönetimi ile iletişim imkanı bulamadım. Şu an itibarıyla beni en çok rahatsız eden husus budur.

Hiçbir medya kurumunun hiçbir yazarının istihdamını devam ettirmek gibi bir zorunluluğu olmadığını da, mevcut medya özgürlük ortamının sınırlarını da gayet iyi biliyorum. Ancak, asgari medeni davranış ve nezaket, hiç olmazsa net bir açıklamanın yapılmasıdır, bunun yapılmamış olması fazlasıyla üzüntü verici oldu. Dahası, 11 Şubat tarihine kadar gazete yönetiminden bana iletilen hiçbir rahatsızlık ve dolayısı ile ‘baskı’ diye nitelenebilecek bir yaklaşım söz konusu olmamıştır. Şu ana kadar gönderdiğim halde basılamayan bir yazım olmadı, sorun yazılarımın gönderemediğim, bu imkanın kapatılması dolayısı ile basılamamasıdır.

Söylemeye gerek yok, siyasal görüşlerimin tek sorumlusu benim, bağlı bulunduğum medya kuruluşunun benim yüzünden bedel ödemesini hiçbir zaman beklemedim. Bu konuda mesele, bu ülkede siyasi görüşlerin ifadesinin bedelinin, bu görüşleri ifade etme imkanının elinizden alınmasıdır. Bu ne ilk kez benim başıma geliyor, ne de benim başıma ilk kez geliyor. Türkiye’de özgürlükler ortamının geldiği nokta hepimizin malumudur. Siyasi görüşlerimi beğenen veya beğenmeyenler olabilir ancak beğenmeyenlerin tuttuğu yol susturmak veya susturulunca sevinmek değil, tartışmak veya hiç dikkate almamak olmalıydı, olmadı.

Bu noktada, en acıklısı, bu tür durumlarda, meslektaşlarımızdan pek çoğunun madur olanı itham yolu ile maduriyetlere meşruiyet kazandırma davranışıdır. Şimdiye kadar olan budur, benim başıma aynısı gelirse hiç şaşırmam. Bunun ötesinde değerlendirmeyi takdirlerinize bırakıyorum.

Son olarak, içinde bulunduğum durum konusunda duyarlık gösteren tüm okuyucu ve meslektaşlarıma çok çok teşekkür ederim. Böyle durumlarda en önemlisi yalnız kalmamaktır. Bana bu duyguyu yaşatmadıkları için hepsine tekrar tekrar teşekkür ediyorum. İzninizle, en sevdiğim yazarlardan Arif Altan’ın sözleri ile bitireyim;

Kendine yetemeyen, kendine söz geçiremeyen, kendinden bir yapıt, kendinden bir güzellik meydana getirecek güçten yoksunların saplandıkları hükmetme arzusu… İktidar, tanrının ya da doğanın, insanın kusurlu varlığına kestiği bir ceza. Kimsenin sahip olamayacağı, ona göz dikenlerin onun kölesi olacağı, onun herkese sahip olabileceği korkunç bir hastalık… İktidarla mutlu gelecek arayan, düşüncenin hangi doruklarında parende atarsa atsın bugünü de yitirmekle mükellef…”

Selam ve sevgilerimle…

Nuray Mert”

 

 

Raporun tümüne aşağıdaki linkten erişebilirsiniz.

 

DDK Hrant Dink Raporu

 
172398

Doksanların başlarına kadar Türkiye’de ekonomi demek enflasyon demekti. O da sadece son yılın/son ayın enflasyonu diye adlandırılan birkaç haneli bir rakamdan oluşmakla birlikte daha çok bir canavar olarak algılanırdı. Hayat denen bir masalın vazgeçilmez kötü kahramanı olan bu canavar, ay başlarında ve yıl başlarında herkesin ocağını ziyaret eder ve ne var ne yoksa talan ederdi. Millet te Türk akınına uğramış Balkan köylüsü gibi tevekkül içinde bir sonraki saldırıyı bekler dururdu. Siyasiler hep enflasyon canavarını alt etme sözleri verirler ama hepsi zaman zaman bu canavarın ateşiyle yanmaktan kendilerini koruyamazdı.

     

Doksanlarda İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın aktiviteleri ve hisse senetleri borsasının yaygınlaşması ile halkın gündelik sözcük dağarcığına birdenbire giren türlü ekonomik terim giderek haber kanallarında saatler süren tartışmalara ve mali disiplinin sağlanması sonucu ikibinli yıllardan itibaren enflasyon canavarının masal dünyasındaki inine dönüşüyle sonuçlandı.

 

Bu dönemde mali disiplinden uzaklaşılmamasının en büyük etkenlerinden biri de 2002′de iktidara gelen AKP hükümetinin dış kaynak nakli olmuştur. Bir yandan Avrupa Topluluğu politikalarına paralel bir mali strateji izleyen hükümet, bunu yarattığı dış ticaret açığını özellikle Arap ülkelerinden sağladığı fonlarla finanse etme yoluna gitmiştir. Ancak bu politikalar ülkenin geleneksel üretim alanlarında zayıflamasına, hatta giderek tarım ve sanayinin birçok alanında oyuncu olmaktan çıkması sonucunu doğurmuştur.

Yukarıdaki grafikte cari açığın AKP hükümetinin iktidara gelmesiyle nasıl bir artış gösterdiği izlenebilir. Sektörlerdeki kamu finansmanının ve teşviklerin ortadan kalkması, bir anlamda liberal global ekonomiye entegrasyonun ve üretim kalitesinin bir fonksiyonu olan bu gösterge zamanla sarfedilecek makro çabalarla pozitife dönüşmesi beklenirken bu süreçte sadece dış kaynaklarla finanse edilmekle yetinilmiştir. Bu da, cari açık rakamının likiditesinin bir unsurudur. Cari açık finansmanı tablosunda görülebileceği gibi dönemsel gereksinimler “diğer sermaye girişleri” kaleminden karşılanmaktadır. Reel ekoniminin bir fonksiyonu olmayan bu kalem mali disiplinin ne denli kaygan bir zeminde devindiğinin bir başka göstergesidir.

Türkiye’de 2011′in başından bu yana gündemin ağırlığını kaçınılmaz olarak özgürlükler ve geniş çaplı tutuklama operasyonları oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz bütün ekonomik sistemlerin büyük global krizin dördüncü yılında olduğu göz önüne alındığında, hatta Avrupa Topluluğu mali sisteminin çöküş arifesinde olduğu söylenirken, Türkiye ekonomisinin yakın ve orta vadede istikrarı kanımızca gündemde hak ettiği yeri bulamıyor. Belki gerçekten 2001 krizinin getirdiği disiplin ve AKP hükümetinin yaklaşık on yıllık performansı düşünüldüğünde yakın vadede global krizin ülkeye doğrudan etki yapması uzak bir ihtimal görülebilir. Fakat bu krizin kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkiye’nin geleneksel ihracat pazarları daralmakta, aynı zamanda da gelişmekte olan pazarlara yönelen legal fonlarda büyük bir düşüş yaşanmaktadır. Bu akımın hükümetin güvendiği dağlarda da etkisini göstermesi, veya bu ülkelerle ilgili uluslararası arenada stratejik bir hata yapılması durumunda (ki Türkiye’nin dış politikaları her zaman böyle bir durumda kalmasına çok müsait olmuştur) açıkların kapatılabilmesi için yine enflasyon canavarının kapısının çalınması kaçınılmaz olacaktır.

Ancak durum artık doksanlardan çok farklıdır. Önceki yıllarda sofralardan enflasyon canavarı için ayrılan paylar bugün dolaylı vergilere harcanmaktadır. Halkın dolaylı vergiler ve enflasyon canavarlarını birlikte tatmin edecek bir birikimi yoktur. Gerek hükümetin gerekse ekonominin konuşan kafalarının bu gerçeği unutmamaları gereklidir. Yoksa faşizm canavarının yapamadığını yapıp ortaya çıkacak yeni canavarlar zaten esamesi okunmayan demokrasiyi Türkiye’nin gündeminden topyekün silebilir.

 

Not: Bu dönemde Tüketici Fiyatları Endeksi paketinde yer alan ürünler rakamların rötuşu için hükümetçe fütursuzca değiştirildiğinden sadece Üretici Fiyatları Endeksi esas alınmıştır.

 

 

     

Yazar ve dilbilimci Sevan Nişanyan, İzmir’in Selçuk İlçesi’ne bağlı Şirince Köyü’nde yaptırdığı kaya mezarın açılışını gerçekleştirdi.

Sevan Nişanyan açılışı, aralarında Şirince Matematik Köyü kurucusu Ali Nesin’in de bulunduğu yaklaşık 200 kişinin katıldığı bir parti ile yaptı. Açılışı ’bürokrasiye karşı kazandığı zafer’ olarak nitelendiren Nişanyan, sınırsız şarap, helva ve çayın ikram edildiği partide, mezarın açılışını orta parmağını göstererek yaptı.

Kaya mezarı yapma fikrinin 20 yıl önce Likya üzerine bir kitap yazdığı sırada aklına geldiğini belirten Nişanyan, şunları söyledi:

Çok romantik, olağanüstü güzel bir şey. Bu kadar romantik çarpıcı bir görüntü olamaz. Günümüzde insanlar kör dövüşü içinde yuvarlanıp duruyorlar, güzel, herhangi bir çıkara dayanmayan bir şey yapmak istedim. Cumhuriyetin başından bu yana yapılanlar hep gecekondu, taklit, ikinci sınıf. Bunlar beni üzüyor. İçimden geldiği için yaptım, yapılabileceğini göstermek için güzel bir şey olduğu için, kalıcı bir şey olduğu için yaptım. İçinde yaşadığımız toplumda, son yüz yılda köksüz, temelsiz, kalıcılığı olmayan işler yapıldı gecekondu yapıldı. Her şey, bina anlamında, kurumlar, fikirler anlamında bir gecekondu ülkede yaşıyoruz. Bu iyi değil. Küçücük önemsiz bir şey de olsa bu mezar 2 bin yıl sonra da yaşayacak.”

Mezarı yaparken birçok engelle karşılaştığını ifade eden Nişanyan, “Devletin gücünü temsil ettiğini söyleyen bürokratların gazabına uğradım, ‘Bunu nasıl durdururuz’ diye kıçlarını yırttılar ama bir şey yapamadılar, bundan da gurur duyuyorum. İki tane 5 aylık hapis cezası aldım, bir tanesini daha açıyorlar ondan da iki yıl isterler. Buna kıçmla gülüyorum” diye konuştu.

21 aralık 2012’de dünyanın sonu gelecekmiş, benim niyetim aslında o gün açmaktı. O gün tozlar içinden çıkıp üstümü silkeleyip herkese yine iyisiniz kurtardım diye ilan edecektim. Ama sabırsızlığıma yenildim, artık yeter açalım dedik bir de Kültür Bakanlığı gibi bir takım zevzek insanlar gereğini yapacaklarmış. ‘Sen nasıl devletten izin almadan böyle şey yaparsın, canına okuruz’ dediler. Bu adamlar bir şey yapmadan açılışını yapalım dedim.”

2008 Yazında kaya mezarı fikrinin doğduğu günlerde kendisine yönelik suikast planlarını öğrendiğini belirten Nişanyan, “Ülke yönetiminde hasbelkader söz sahibi olmuş insanlar bana suikast hazırlığı içindeydiler” dedi.

Nişanyan, orta parmağını göstererek konuşmasını şöyle sürdürdü:

Beni izlemek için astsubaylar görevlendirmişler. Birden bire kendimi üst düzey güvenlik görevlileriyle muhatap halde buldum. Beni koruyacaklarını söylediler ben de ‘Defolun gidin’ dedim. Koruma istemedim ondan sonra şunu düşündüm, vuracakları varsa vururlar yeterince yaşadım budan sonra yaşasam ne olur yaşamasam ne olur? En güzel cevabın parmak göstermek olduğunu düşündüm. Bunun çok yakışıklı parmak olacağını düşündüm, bu yaptığım işin. Doğru cevabın bu olduğunu düşündüm. Onların istediğini yapmanın onların tuzağına düşmek olacağını düşündüm, bu daha zarif bir cevap oldu.”

Sevan Nişanyan, açılışını yaptığı kaya mezarlarının yanında daha beş mezar yapacak yer olduğunu, öldükten sonra oraya gömülüp gömülmemeyi henüz düşünmediğini söyledi.

Bundan sonraki hedefinin tiyatro eğitimi verilen bir medrese yapmak olduğunu belirten Nişanyan, “Mezarın yanındaki vadide bir arazi aldım, oraya da tiyatro medresesi inşa ediyorum. O da muhteşem bir proje olacak. Onu da engelleyecekler ama tüm engellemelere rağmen Şirince’de güzel şeyler yapacağım ve tüm Türkiye’ye örnek olacak” diye konuştu.

Matematik Köyü kurucusu Ali Nesin ise Nişanyan’ın güzel eserler ortaya koyduğunu dile getirerek, “En az 2 bin yıl yaşayacak eser yaptı. Sevan’ın yaptıkları karşısında şapka çıkartıyorum” dedi.

Yaklaşık üç yılda tamamlanan ve 60 bin liraya mal olan kaya mezarında Medusa başının yanı sıra Ermenice ve eski Yunanca yazıtlar bulunuyor.

 

 

Bugün İzmir’de Alsancak Kitapsan’da okurlarıyla buluşan gazeteci ve yazar Ece Temelkuran yeni çıkan kitabı “Kayda Geçsin” ve diğer eserlerini hayranları için imzaladı. Kitabevi okurların yoğun ilgisi yüzünden dolup taşarken imza kuyrukları Kıbrıs Şehitleri Caddesi boyunca uzandı.

İstanbul ve Ankara’dan sonra İzmir’e gelen Temelkuran son günlerde dış basında yazdığı basın özgürlüğü konusundaki yazılarıyla birçok polemiğe neden olmuştu. Ancak tüm eleştirilere karşı tavrını ve pozisyonunu koruyan yazar, Türk basınında yer bulamasa bile baskı altında tutulan Türkiye gazetecilerinin sesini diğer platformlarda duyurmaya devam edecek gibi gözüküyor.

Kitabı online satın almak için: Ece Temelkuran: “Kayda Geçsin”