Bugün, 13 Mayıs 2012′de Yunanistan seçimlerinden ikinci çıkan Sol Koalisyon Syriza’nın lideri Tsipras, hükümetin kurulması için bir hafta süren başarısız çalışmaların sonucunda seçmenlerine şöyle konuştu:

Size ihanet etmeyeceğiz. Umudu ayakta tutmak için elimizden geleni yapacağız.”

Tsipras bu sözleri bugün Cumhurbaşkanı’nın ilk dört parti lideriyle, muhtemelen bir milli birlik hükümeti için son yoklamayı yaptığı toplantının ardından söylendi. Tsipras düzen partisi PASOK liderinin Syriza’nın Avrupa Topluluğu’nun empoze ettiği ekonomik tedbirler yanlısı bir hükümette yer alması için kendilerini zorladığını ifade ediyor.

Tam bir hafta önce yapılan milletvekili seçimleri Yunanistan’ı otuz yıldır yöneten düzeni de, ezberleri de yıktı. Ülkeyi bu dönemde yönetmiş olan iki partinin bir önceki seçimlerde aldığı oyun ancak yarısını alması ve sol partilerden oluşan Syriza Birliği’nin ikinci parti durumuna gelmesi birçok yorumcu tarafından farklı biçimlerde okunuyor.

Halkın aslında Euro Bölgesi’nin içinde kalmak istediğini ama sadece kemer sıkma önlemlerine hayır dediğini söyleyenlerden, seçim sonuçlarının gençlik devriminin başlangıcı olduğunu söyleyenlere kadar geniş bir yelpaze bu. Troika ve onun sözcüleri ise, seçim sonuçları açıklandığından bu yana Yunan halkına tehdit üzerine tehdit yağdırarak bankaların demokrasiye hangi noktaya kadar tahammülleri olduğunu güzel bir biçimde sergiliyorlar.

Yunanistan üzerine konuşan “maliyecilerin” görmek istemedikleri rakamlar ise çok başka bir hikaye anlatıyor. Ülkede işsizlik %24′lere ulaşmış durumda. Genç işsizliği ise %54. Yani gördüğünüz her iki Yunan gençten birisi yaşamak için gelirleri zaten yarıya inmiş olan ailesine muhtaç veya arkadaş grubu sayesinde hayatta ya da sokakta yaşıyor. Bu gerçek, ve bu okuma bütün yorumların üzerinde. Yunanistan’da, sokaklarda, evlerde, kahvehanelerde yaşanan gerçek bu. Kibirli Avrupa bu gerçeği görmek istemeyebilir, Yunan Neo-Nazi partisi (ve benzerleri) “üçüncü dünya ülkesi olduk” diye bunu popülist bir slogan haline getirebilir, ama gerçek bu.

Yunan halkı bir yandan bu koşullarla boğuşurken bir yandan da teker teker göçmeye çalıştığı ülkelerde inanılmaz bir önyargıyla suçlandığını hissediyor. Avrupa’nın her türlü “öteki”ye tarih boyunca acımasızca yönelttiği ayrımcılık bugün Yunan halkının kabusu olmuş durumda. Daha yüz yıl önce Anadolu’dan zenginlikleri ve çalışkanlıkları yüzünden (Ermenilerle birlikte) kovulmuş olan Yunanlılar, sadece her ülkenin kamu sektöründe görülen kaynakların etkin kullanılmaması sorunu yüzünden “tembel millet” olarak yaftalanmış durumda. Yaz tatillerini Yunan adalarında geçirmeye alışmış Avrupalılar ise, her yaz Yunanlıların nasıl çalıştıklarını gözlemlemelerine rağmen, sorun ceplerini ilgilendirdiğinden bu koroya katılmış durumdalar. Oysa Yunan siyasilerine ve halkına gösterdikleri tepkinin bir kısmını kendi siyasilerine, AT yöneticilerine de yansıtmaları gerekiyor. Belki Yunanistan ile aynı gün yapılan Fransa Başkanlık seçim sonuçlarını da bu açıdan okumak lazım.

Yunanistan’da toplumsal kaos yanına siyasi kaosu da almış görünüyor. Demokrasi Avrupa’da en büyük sınavını yaşıyor. Görünen o ki Yunanistan seçimleri bir aydan kısa bir sürede yenilenecek. Halkın sorulan soruya ikinci kez nasıl yanıt vereceğini, düzen partilerinin seçim sonrası kaypaklıklarını cezalandırıp cezalandırmayacağını göreceğiz. Ama “okumamız” gereken tek gerçek Yunanlıların hayatlarını, toplumlarını ve ideallerini Avrupa Topluluğu’nun başarısızlığına yem etmek istemedikleri. 20. Yüzyıl’da Avrupa’nın her başı ağrıdığında başına bir felaket gelmiş olan Yunanlar bu kez sonuna kadar direnmeye kararlı.

Ve umut bu kararlılıkta yeşeriyor.

 

Pozantı, Adana

Marvejols Fransa’da sıcak bir pazar günü. Öyle az buz değil. T-shirtle çık dolaş türü bir sıcak. Burası bir küçük şehir. Nüfusu beş bin. Kırk yılda bir yoldan geçen araba sesleri dışında sadece kuş sesleri ve estiği müddetçe Mistral duyuluyor. Kafaya takmayıp çalışmak için ideal ve seçilmiş bir durum yani.

Ama T.C. ve Yıldırım Türker’in başka planları var bugüne dair. Daha sabah kahvesini yudumlamadan düşen yazı, “Binlerce Pozantı.”

Gerçeklerin yeri, mekanı, zamanı yok. Hazal ve diğerlerini okuyunca dün akşam yemek yerken yan masada tansiyonu düşen yaşlı Fransız kadınını düşündüm. Yaklaşık 80 seneyi geride bıraktığı yaşamının, çocukları ve torunlarıyla o akşam yemeğini yediği o anda sona eriverme ihtimalini düşündüm. O Fransız kadın büyük olasılıkla, o da çocukluğunda, Nazilerle işbirliği yapanların, Nazilerin eline düşen direnişçilerin uğradıkları mezalimi hatırlıyor hayatında. Çocuk tacizcilerinin uygar yöntemlerle “ıslah” edildiği bir sosyolojide yaşadı bütün hayatını. O Fransız kadının Hazal’ı anlaması zor.

Hazal’ı benim de anlamam zor. Çünkü kadın değilim. Hazal’ın ve arkadaşı on binlerce Kürt çocuğunun, yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa çocuklarının, onlarca yıl Ermeni, Rum ve Süryani kızlarının ne hissettiklerini anlamam mümkün değil. Sadece duygu dağarcığımda birikmiş bütün felaketlerin bir toplamını alıp empati yapabilirim.

Ama Türkiye’de binlerce cezaevinde, JİTEM evinde, sokakta, dağ başında kız çocuklarına, erkek çocuklarına, kadınlara, yapılanların izlerini anlamam, hayalime sığdırmam ne yazık ki mümkün değil. Hayalime sığdırabildiğim şu; birgün o çocuklardan biri alnıma tüfeği dayadığında dudaklarımdan çaresiz bir “haklısın” dökülsün istemiyorum.

Evet bu, bencil bir düşünce bazılarına göre. Ama insanın doğası kendi küçük hinterlandını korumak. Orayı kutsal, özel kılmak. Ve hareket, ve ilerleme bu küçük dünyadan başlıyor. İnsanın doğası bir başkasının acısını kendi hayatının önüne koyabildiği an ilerlemeyi getiriyor. Newton’un elmasından Diogenis’in fenerine kadar hep ‘ben’i açıklamaktan geçmiş devinim. Ve benim de başlangıç noktam aynı kaçınılmaz olarak.

Yüzlerce cezaevinde, binlerce gözlemcinin, gazetecinin gözü önünde Ortaçağı aratmayacak yöntemlerle insanlık suçları işleniyor Türkiye’de. Her gün mahkeme salonlarında, sokaklarda, mahallelerde insanlık suçları işleniyor. Bunu seslendirenler ise muhalefet olarak adlandırılıyor. Devletin muhalefeti olmaz. Biz muhalifler değiliz. Biz sesi insanın yanında olan bir kaç Don Kişot oluruz olsak olsak. Ben senin meşruiyetini kabul etmiyorum ki senin muahlifin olayım. Benim gözümde sen “suç”sun. Sen insanlık düşmanısın. Sen yeryüzünü sarmakta olan insanlığın viral türünün en bulaşıcı örneğisin.

Pozantı rezaletinden sonra başka Hazallar ömür boyu sakat kalsın istemiyorum. Çocuklarını kurtaramayan, savunamayan bir kültür olamaz çünkü. Eğer Türkiye geleceğinden vaz geçtiyse, bugün için, bu insanlar için bir söz söylenmesine gerek yok. Eğer T.C. çocuklarından, daha açık söylemek lazım, Kürt çocuklarından değerli ise toplumsan vicdanında, o zaman insanlığın bu T.C.’den kurtulması gerekir. Tek bir çocuğun hayatı, bırakın hayatını, tek bir göz yaşı bütün devletlerden, bütün yüce değerlerden daha yücedir.

Çünkü o çocuk yaşar. Devletler ise sadece vatandaşlarına hizmet edebildikleri sürece var olması gereken zamanın hayaletleridir.

 

Ama gerçekten soruyorum. Çünkü artık yazıları okuyucular için yazmıyoruz. Gazete köşelerinde, sosyal medya karelerinde bekleyen kimi akbabalar neresinden hangi sözcüğü çekecek, hangi tanıma egoizm yaftasını yapıştıracak, kimin kimden bahsetmeye hakkı var, kim kimin tarafında kaygılarıyla söyleniyor söylenen her söz.

Doğruyu söylemenin, hakkı savunmanın bir anlamı kalmadı. Sadece taraf önemli. “Sen çocukken benim kardeşimi dövmüştün” ayarında polemiklerimiz.

Ve inancım odur ki, bu eğitim sistemi, bu aile yapısıyla kavramsal düşünmeyi de tartışmalarımızı kişiselleştirmemeyi, insanlar, cisimler üzerinden konuşmamayı da öğrenemeyeceğiz.

O yüzden affınıza sığınarak kişisel bir yazı yazıyorum. Ben ünlü biri değilim. Alt tarafı allah belanı versin der geçersiniz. Köşelerinizi, cümlelerinizi kirletmeye değmem. Anlamaz kimse kirletseniz bile, beyhude kürek çekersiniz.

O yüzden affınıza sığınarak kişisel bir yazı yazıyorum.

Çok çirkinsiniz. Kaçtığım aslında çirkinliğiniz. Çirkeflik demiyorum. Mahallenizde boy gösterirken ne yaptığınız beni ilgilendirmiyor. Akşam odanıza çekildiğinizde, yatağınıza uzandığınızda, sadece kendiniz, aklınız ve kalbinizle beraberken, çirkinsiniz. Ya hep ‘ben’ öznesinde cümleler var aklınızda, veya ‘o’ndan kurtulamıyorsunuz. “Açık denizde batan geminin boyasındaki çizikleri” hatırlamıyorsunuz rüyalarınızdan. Gemide kim vardı? Batmadan önce bana ne söyledi? Sadece bunlar hatırladıklarınız.

Oysa batışı geminin sizin sonunuz değil. Hayatın sonu.

O yüzden affınıza sığınarak kişisel bir yazı yazıyorum. Sizden gitmek lazım. Nedeni basit: hayat çok kısa. Verilecek mücadeleler var. Sabır istiyorlar, direnç istiyorlar. Sizse HIV virüsü gibi girdiğiniz organizmanın direncini yok ediyorsunuz. Resmen nezleden ölüyor insanlar.

O yüzden affınıza sığınarak kişisel bir yazı yazıyorum.

Siz kendinizi biliyorsunuz…

 
172398

Doksanların başlarına kadar Türkiye’de ekonomi demek enflasyon demekti. O da sadece son yılın/son ayın enflasyonu diye adlandırılan birkaç haneli bir rakamdan oluşmakla birlikte daha çok bir canavar olarak algılanırdı. Hayat denen bir masalın vazgeçilmez kötü kahramanı olan bu canavar, ay başlarında ve yıl başlarında herkesin ocağını ziyaret eder ve ne var ne yoksa talan ederdi. Millet te Türk akınına uğramış Balkan köylüsü gibi tevekkül içinde bir sonraki saldırıyı bekler dururdu. Siyasiler hep enflasyon canavarını alt etme sözleri verirler ama hepsi zaman zaman bu canavarın ateşiyle yanmaktan kendilerini koruyamazdı.

   

 

Doksanlarda İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nın aktiviteleri ve hisse senetleri borsasının yaygınlaşması ile halkın gündelik sözcük dağarcığına birdenbire giren türlü ekonomik terim giderek haber kanallarında saatler süren tartışmalara ve mali disiplinin sağlanması sonucu ikibinli yıllardan itibaren enflasyon canavarının masal dünyasındaki inine dönüşüyle sonuçlandı.

 

Bu dönemde mali disiplinden uzaklaşılmamasının en büyük etkenlerinden biri de 2002′de iktidara gelen AKP hükümetinin dış kaynak nakli olmuştur. Bir yandan Avrupa Topluluğu politikalarına paralel bir mali strateji izleyen hükümet, bunu yarattığı dış ticaret açığını özellikle Arap ülkelerinden sağladığı fonlarla finanse etme yoluna gitmiştir. Ancak bu politikalar ülkenin geleneksel üretim alanlarında zayıflamasına, hatta giderek tarım ve sanayinin birçok alanında oyuncu olmaktan çıkması sonucunu doğurmuştur.

Yukarıdaki grafikte cari açığın AKP hükümetinin iktidara gelmesiyle nasıl bir artış gösterdiği izlenebilir. Sektörlerdeki kamu finansmanının ve teşviklerin ortadan kalkması, bir anlamda liberal global ekonomiye entegrasyonun ve üretim kalitesinin bir fonksiyonu olan bu gösterge zamanla sarfedilecek makro çabalarla pozitife dönüşmesi beklenirken bu süreçte sadece dış kaynaklarla finanse edilmekle yetinilmiştir. Bu da, cari açık rakamının likiditesinin bir unsurudur. Cari açık finansmanı tablosunda görülebileceği gibi dönemsel gereksinimler “diğer sermaye girişleri” kaleminden karşılanmaktadır. Reel ekoniminin bir fonksiyonu olmayan bu kalem mali disiplinin ne denli kaygan bir zeminde devindiğinin bir başka göstergesidir.

Türkiye’de 2011′in başından bu yana gündemin ağırlığını kaçınılmaz olarak özgürlükler ve geniş çaplı tutuklama operasyonları oluşturuyor. İçinde bulunduğumuz bütün ekonomik sistemlerin büyük global krizin dördüncü yılında olduğu göz önüne alındığında, hatta Avrupa Topluluğu mali sisteminin çöküş arifesinde olduğu söylenirken, Türkiye ekonomisinin yakın ve orta vadede istikrarı kanımızca gündemde hak ettiği yeri bulamıyor. Belki gerçekten 2001 krizinin getirdiği disiplin ve AKP hükümetinin yaklaşık on yıllık performansı düşünüldüğünde yakın vadede global krizin ülkeye doğrudan etki yapması uzak bir ihtimal görülebilir. Fakat bu krizin kaçınılmaz bir sonucu olarak Türkiye’nin geleneksel ihracat pazarları daralmakta, aynı zamanda da gelişmekte olan pazarlara yönelen legal fonlarda büyük bir düşüş yaşanmaktadır. Bu akımın hükümetin güvendiği dağlarda da etkisini göstermesi, veya bu ülkelerle ilgili uluslararası arenada stratejik bir hata yapılması durumunda (ki Türkiye’nin dış politikaları her zaman böyle bir durumda kalmasına çok müsait olmuştur) açıkların kapatılabilmesi için yine enflasyon canavarının kapısının çalınması kaçınılmaz olacaktır.

Ancak durum artık doksanlardan çok farklıdır. Önceki yıllarda sofralardan enflasyon canavarı için ayrılan paylar bugün dolaylı vergilere harcanmaktadır. Halkın dolaylı vergiler ve enflasyon canavarlarını birlikte tatmin edecek bir birikimi yoktur. Gerek hükümetin gerekse ekonominin konuşan kafalarının bu gerçeği unutmamaları gereklidir. Yoksa faşizm canavarının yapamadığını yapıp ortaya çıkacak yeni canavarlar zaten esamesi okunmayan demokrasiyi Türkiye’nin gündeminden topyekün silebilir.

 

Not: Bu dönemde Tüketici Fiyatları Endeksi paketinde yer alan ürünler rakamların rötuşu için hükümetçe fütursuzca değiştirildiğinden sadece Üretici Fiyatları Endeksi esas alınmıştır.

 

Gündemden zaman bulamadığı için pek de göz önünde olmayan bir gerçekten habersiz sürüyor yaşam Türkiye’de. Aynen ‘son dakika’ haberlerini yabancı haber ajanslarından almamız gibi, İstanbul sanat dünyasında yaşanan patlama (veya balon) da New York Times Pazar Eki sayesinde gündeme düştü bugün.

Suzy Hansen makalesinde okuyucusunu İstanbul’da iki savaş arası Avrupa sanat yaşamına benzerliğiyle öne çıkan modern sanat çevrelerinde bir yolculuğa çıkarıyor. Geleneği olmayan, köklerinden beslenmeyen, Hansen’in dediği gibi bir balon gibi ortaya fırlamış bir şey bu ‘modern sanat’ İstanbul’da. Ağırlıklı olarak 1980′lerde yurtdışına gitmiş sanatçıların İstanbul’un yükselen moda yıldızı yüzünden Türkiye’ye dönmeleriyle hareketlenmiş ve kendi yeraltı dünyasını yaratmış bir gelişme. Aynen iki savaş arası Avrupasında olduğu gibi, hareketli ve gündelik bir yaşam tarzıyla besleniyor. Belki de tek farkı, İstanbul’da birçok sanatçı yaşanan günlerin bir sabun köpüğü gibi olduğunun, yeni bir şehrin moda olmasıyla (mesela Beyrut), bu aktivitenin hızla oraya kayacağının farkında.

Dünyanın ekonomik krizlerle boğuşmaya başladığı son beş yıl içinde Türkiye’de yaşanan gelir grupları arasındaki farkın iyice marjinalleşmesi gerçeği ve yaratılan yeni zengin sınıfların elindeki harcanabilir fazlalık, Batı’da sanat piyasalarının kriz yüzünden daralması ile de birleşerek bu balonu yarattı. Burada Türkiye’ye dönen deneyimli sanatçıların toplumda eksikliği yaşanan gereksinimler hakkındaki bilinci ve bu konudaki çalışmalarını da önemsizleştirmemek lazım.

Hansen,

Görünen o ki, 19. yüzyılda kozmopolit bir hayal şehirden Nobel ödüllü bazar Orhan Pamuk’un sözleriyle 20. yüzyılda ‘soluk, sönük ve Batılı bir şehrin ikinci sınıf taklidi’ne dönüşen İstanbul yeniden doğuş anını yaşıyor. Doğu’nun bu yeni zengin köşesi imkanlarla dolu gibi görünüyor ama Türklerin nasıl bir kültür yaratacağı merak konusu.”

diyor. Türkiye’de sanat çevrelerinin yarattığı alt-kültür Hansen’i şaşırtmış. İstanbul mikrokosmunda yaşanan çelişkiler Hansen’in bu çevrelerde gözlemlediği hayatla birleştiğinde elbette ki şaşırtıcı olması anlaşılır. Neredeyse 80 milyonun yaşadığı ülkede sanat çevrelerinin topluma veya siyasete etkilerinin olmadığını gözlemliyor Hansen.

Bu arada iktidardaki İslamcı ve muhafazakar AKP bir yandan yazar ve gazeteceleri hapse atarken, en azından şimdilik, bu tehditkar sanat çevreleriyle pek uğraşmıyor (İçişleri bakanlığından bir yetkilinin terörün- Kürt terörünün her şekil ve biçimde görülebileceğini, özellikle sanatta gözlemlenebildiğini söyleyen beyanatını ihmel edersek). Geçen yıl düzenlenen, artık Dünya’nın sayılı sanat olaylarından biri olan İstanbul Bienali’nde Emine Erdogan, Başbakan’ın başörtülü eşi bir konuşma bile yaptı. İfade özgürlüğü siyaseten kötü fakat belli ki modern sanat iş dünyası için iyi. Hükümet’in sanat dünyasının patronlarıyla sıkı fıkı olması sanat dünyası için olumlu bir gelişme mi, bunu da zaman gösterecek.”

İstanbul’un kültürel yüzeyselliği de yaşanan bu patlamanın aslında kısa süreli bir baloncuk olabileceğinin diğer bir göstergesi. Vasıf Kortun’un da dediği gibi İstanbul geçen yüzyılda sanat geleneğinin yaratıcıları Rum ve özellikle Ermeniler’den temizlendikten sonra bu açıdan kayıp bir yüzyıl yaşamış bir şehir. Bunun doğal sonucu olarak bugün İstanbul’da yaşanan sanat patlamasını iki tuzak bekliyor: Birincisi sanatçıların form olarak, kendi yaşamlarının veya eğitimlerinin kökeninde yatan Batı sanat formlerını geliştirmeleri ve Türkiye’de, İstanbul’da yaşanan bu çıkış süresince bu formların taklit veya çeşitlemelerini üretmeleri. İkincisi ise, İstanbul sanat pazarının ciddi bir müşteri kesimini oluşturan Avrupa ve Amerika’daki sanat piyasasının taleplerine boyun eğerek yeni bir oryantalist sanata yönelmeleri.

Görünen o ki, her iki eğilim de şu anda İstanbul sanat piyasasına hakim. Eserlerin Sotheby’s benzeri açık artırmalarda gösterdiği başarılar ve fiyat aralıkları da buna bir örnek. Makalede Taner Ceylan’ın Courbet resmi önünde resmettiği başı örtülü kadın eseri bu ikinci eğilime bir örnek olarak veriliyor.

Sonuçta şehirde yaşanan bu plastik baloncuk bir gün patlayacak. Bu süreçte İstanbul’un sanat ortamı ilerisi için bir laboratuar işlevi yapabilecek mi? Modern sanat konusunda girdiği yüz yıllık uykudan uyanabilecek mi Türkiye? Paris’in aydınlanma çağından bu yana Avrupa’da oynadığı rolün benzerini Orta Doğu coğrafyasında yineleyebilecek mi, yoksa bir kez daha sanat Türkiye’de siyasetin ve siyasi açgözlülüğün kurbanı mı olacak? İki “savaş” arası bir çolgınlık olarak mı kalacak İstanbul’un sanan baloncuğu?

Bu soruların yanıtları da aslında şu anda bu patlamayı şekillendiren sanatçıların ve sanat yöneticilerinin kararı olacak. Birikimlerini ve emeklerini bir “art nouveau” yaratma yönünde mi kullanacaklar, yoksa uçup gidecek bir sabun köpüğüne mi sığınacaklar?

Bekleyip göreceğiz.

 

Ece Temelkuran bir yazı yazdı The Guardian gazetesine. Her yazı gibi eleştirilebilecek, beğenilecek, sevinilecek yanları olan bir yazı. Ama yazı ile ilgili, içeriğinin dışında iki gerçek vardı:

1. Çok okunan ve gerçekten kamuoyunu yönlendirme gücü olan bir kanalda yayınlanması;

2. Ece Temelkuran tarafından yazılması.

Yazıyla ilgili birkaç not düşmek gerekirse, (İngilizce orijinali buradan okunabilir) Türkiye’deki baskı ortamında fikirlerini özgürce ifade eden gazetecilerin hapse atılmakla işlerinden olmak arasında sıkışmış bir korku ortamında yaşadıklarını, hükümet veya devlete karşı söyleme girenlerin, Hrant Dink, Nedim Şener, Ahmet Şık, Banu Güven ve kendinden verdiği örnekle, ölüm, hapisane veya işsizlik arasında sıkıştıklarını anlatan yazıda, basına karşı girişilen bu baskılara bireysel ve örgütlü direnişi savunuyordu.

Bunun nesi yanlış diyeceksiniz. Yukarıda saydığım iki madde yüzünden liberallerden dincilere, hükümetten maddi çıkarı olan kesimlerden geliri Avrupa’daki Türkiye imajının belli bir aralıkta kalmasına bağlı STK bağnazlarına kadar birçok kesimin Ece Temelkuran linci başladı. Bu linç öyle bir yere vardı ki, ortaya sadece bu kesimlerden onaylı ve sadece bugüne kadar imla hatası dahi yapmamış olanların yazı yazabileceği sonucu çıktı.

Nuray Mert Milliyet’te yayınlanan ‘Aldırma Ece Aldırma‘ başlıklı yazısında şöyle diyor:

Meğer Ece Temelkuran bu ülkedeki kötülüklerin anasıymış!.. Laiklik mitingleri üzerine yazdıkları, sonra Kürtlere verdiği destek, hatta bahçesinde yetiştirdiği domatesler parmaklara dolandı, yetmedi o parmaklar şimdi boğazına dayanıyor. Belli ki, işinden olması yetmedi; hiç sesi çıkmasın isteniyor. Beğenmediklerini ölümüne gammazlayanlar bitti, şimdi ‘sesi kesilsinciler’ çıktı. Eskiden bu işlere tenezzül edenler hiç olmazsa, aydınlar, demokratlar nezdinde ipi pazara çıkmış, itibarsız insanlardı; şimdikiler bir de ‘demokrat’lık taslıyor.”

Nuray Mert bu yazıyı Etyen Mahçupyan’ın ondan bir gün önce Zaman Gazetesi’nde yazdığı ‘Hrant’ın Pazazitleri’ yazısı üzerine yazdı. Mahçupyan o yazıda Hrant’ın adının kullanılması bahanesi altında hükümet karşıtı söylemde bulunanları neredeyse “Türklüğü koruma kanunu” boyutlarına vararak eleştiriyordu:

Sol adına yapılan bu Hrant araçsallaştırması, bir parazit kolonisinin saygı ve dinginliği hak eden bir acının üzerine çullanmasından, onu didikleyerek beslenmesinden başka bir şey değil. Bunun son örneklerinden birini geçenlerde Ece Temelkuran’ın kaleminden okuduk. Guardian’da yayımlanan makale muhtemelen Batılı laikçi çevrelerin zihninde doğal bir karşılık bulmuştur. Ama Türkiye’yi bilen insanlar için, izan eksikliği ile kendine paye verme ihtirasının bu bileşimin herhalde yozlaşma dışında bir tanım hak etme imkânı yok.

……..

Ergenekon’u bir ‘iddia’ olarak sunarak aslında söz konusu ‘kaos yaratma ve darbe zemini oluşturma’ iddiasının gerçek dışı olduğunu ima etmeye çalışıyor. Kısacası Temelkuran, aslında bilinen ulusalcı önermenin içinden konuşuyor ve ideolojik olarak Ergenekon dünyasından pek de uzak olmadığını bizlere hatırlatıyor.”

Mahçupyan’ın ciddiyetsiz teorik hatalarını bir kenara bıraksak bile, Batılı laikçi çevrelerin kimler olduğunu kendisine gerçekten sormamız lazım. Sorun bir insan hakları ve ifade özgürlüğü sorunudur. Buradan bir demokrasi/diktatörlük tartışması da yapılabilir. Ama laiklik? Amaç Ece Temelkuran’ı geçmişte aldığını düşündüğü pozisyonlarla vurmaya çalışarak lince katkıda bulunmak.

Nuray Mert şöyle yazıyor:

Ece’yi ‘parazitler kolonisi’nin son örneği, ‘ahlaksız’, yazdıklarını ‘komik ve zavallı analizler’ diye tanımlamakla kalmamış, ultra-milliyetçi ve Ergenekoncu çevrelere yakınlıkla ve ‘yurtdışında Türkiye’ye ilişkin algıları yönlendirmekle’ itham etmiş. O da yetmemiş, Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alındıklarında söylediklerini (‘Hrant için’ ve ‘Dokunan yanar’) kendilerini abartılı bir konuma sokmak olarak değerlendirmekle kalmamış, ‘iç dünyalarının derinliklerindeki zayıflıklara’ bağlamış. Bu ne tahammülsüzlük, bu ne kendini beğenmişlik, bu ne densizlik anlamak mümkün değil!”

Ece Temelkuran linci Türkiye toplumuyla ilgili bir başka gerçeği daha gözler önüne seriyor. Polemiklerimizi, hatta kavgalarımızı hala kavramlar üzerinden yapamıyoruz. Dokunabileceğimiz, üstünkörü birikimimizle gözümüzde büyütüp küçülteceğimiz cisimlere, insanlara, isimlere ihtiyacımız var. Eylemsizlikten göbek bağlamış kendini liberal sananlardan tutun da dindar “vurun kahpeye” çetelerine kadar tüm çevrelerin bir cisme ihtiyacı var. Bugün için düşmanlıklarını Ece Temelkuran üzerinden cisimleştirdikleri ortada. Yarın bir başkası olacak. Fakat bu yaklaşım sürdüğü müddetçe pozitif bir tartışma ortamının veya sonuç verecek bir sürecin başlayamayacağı ortada.

Sonuçta yüz yıldır tekrarladığımız gibi, insanlığa hizmetimiz mutsuz insanlar yaratmaktan öteye geçemeyecek.

Evet, Sayın Etyen Mahçupyan ve benzeri Yeni Akit tetikçi sürüsü; hepiniz Türkiye’de, bu toplumun bir ferdi olarak yaşıyorsunuz. Birgün Ece’den sakındığınız empati ve insanlığa sizin de ihtiyacınız olacağı kesin!

Son sözü Nuray Mert’e bırakalım:

Ama her şeyin bir sınırı var, işi Nedim Şener ve Ahmet Şık’ı ruh hastalığı ile yaftalamak, Ece Temelkuran’ı ultra-milliyetçilik ve Ergenekon ile akrabalık’a vardırırsanız, size söylenebilecek o kadar çok şey var ki! Mahçupyan’ın yazısının Ramazan Akyürek’in terfisine denk gelmesi bile başlı başına bir ilahi tesadüf!

Mesele, sadece demokratlığı kendinden menkul Mahçupyan değil, genelde demokratlık adına estirilen ‘entelektüel terör’, kendine demokrat diyenlerin bu terör ile aralarına mesafe koymasının zamanı geldi de geçiyor. Ayrıca, Mahçupyan, ‘zavallı ve komik analiz’ okumak istiyorlarsa, kendi arşivlerinden daha zengin bir kaynak bulamaz diye düşünüyorum.”