Kumdan Kaleler Kağıttan Kentler


Funda Yağlı

Çoğaldık biz… Umarsızca parçaladıkları hayatımızın kovalanan saatlerinden, kayıpların ardından, yıkılan kentlerin kenarından, yürüyüp de gerisine bakmadığımız yollar boyunca, zalimin zulmünden arınmak için yıkandığımız yağmurların bir bir düşen damlasında, baharı kutladığımız kalabalıkların içindeki renkler gibi olsun şu feri sönmüş hayatın diye her sabah direnmek için uyandık siyahıyla boyandığımız dünyaya. Azalmadık elbet. Gün farklı biçimlerde aydınlanırken, güneşin sarısının her yere aynı mesafede durmadığını öğrettiler, bildik. Farklı biçimlerde getirdiler günleri, yaşadık. Bahar bir kuş sesinin içinden çıkıp binbir sözcüğe bedel tınısını bıraktı da sabaha, kentin türküsü değişik ezgilerini çınlattı ömrün bağrında. Sabah yürünen yollar aynı değilken gecenin içinde, hüznün ardında saklanan ne varsa kentin içinde dolandı durdu. Bir sabah oldu, bir akşam. Gün geçti, geceyi yakaladı; gece sabaha karşı düştü hayatın telaşına. Kanattıkları ne varsa, yazdığımız kağıda damlayan mürekkebin rengini aldı.

Belki de bu yüzden kağıt, kalemden damlayan mürekkep değmeden kağıt olmadı. Sıradan bir gün gibi başladı her gün. Gizi içinde saklandı. Tıpkı kağıda düşen ilk cümlenin izi diğerlerini takip edecek mi etmeyecek mi merakıyla kendine bakan sözler gibi. Öyle günlerden bir gün yola düştük her birimiz yaşadığımız kentlerin farklı sokaklarında, değişik iklimlerinde, birbirine benzemeyen insanlarının gölgesinde. Yolun ötesinde, bahar güneşine yüzünü dönüp mayışan kedileri selamladık önce, sonra kentin o karmaşık müziği çalındı kulaklarımıza, birden gülüşünü keskin bakışlarının kenarına saklayanlar değdi gözlerimize. Telaşlı adımlar, somurtkan bakışlar, bağıran gözler ve hızla akıp giden yollar… “Bir durup nefeslenmek için ne az zaman varmış” diye hayıflanırken kendi kendimize, kentin tam da ortasından, en güzelinden bir ses fısıldayıverdi kulağımıza: “telaşlı caddeler boğmuşken gönlümü, o an fısıldadı bir bakış o müzeyyen hayatı, bir an yetermiş meğer bir asır içinde, zahir oldu önümde baktım öylece”. Baktık öylece. İçimize doğru seslendi o ses. Kendimize bakınca bir an, bir an sadece, önce yüzümüzü döndük örselenmiş hayatın kapısına. O tozlu ve eskimiş kapının aralığından sızan ışık gözümüze değince bir ağacın kenarında, yaprağından düşen kağıda yazılanları gördük: “bu ne galeyan böyle, yürekler çarpıyor güm güm, sabahın seheri mahşer kalabalığı, herkes en güzel elbisesini giyinmiş, ortalık göz kamaştırıyor”.

İçimize yazdığımız cümlelerimiz kovalandıkça kaçtı, bir defa yakalayıp bırakmadık peşini, ağlayarak başladığımız hayatın o soğuk koridorlarını ısıtmak için. İnadına gülmek de bu yüzden. Gözyaşıyla geldiğimiz dünyaya bir gülüşle tavır almak “hayat” oldu nihayetinde. Söz olup kaldıkça kentin ortasında, sesimize yılların içinde değişen, değiştikçe eskisine hasret ve hayretle bakan gözlerimizin arayışı yerleşti de hep bizden olanı biriktirdi. Evler yıkıldı, yollar değişti, bir soluklanmak için ucuna iliştiğimiz kaldırımlar parça parça kaldı, sabah selam verdiğimiz bakkalın yeri derin bir boşluğa emanet edildi, ağaçlar dallarını rüzgardan esirgedi, sokakta oynayan çocukların sesi kırıldı, toz toprak uçuşurken yerini yadırgadı, kent hüznünü peşi sıra ona hükmedenlere bıraktı. Diren(e)meden… Birden uğultuların arasında seslendiler yine: “geçmişimizi, kelamlarımızı, masallarımızı koyalım heybemize, ağzını sımsıkı bağlayalım kaçmasınlar ki onlar küpler dolusu altın bize…”

bajar

Bajar… Bizlere “Hoşgeldin” dedi. İnsan oluşumuza bir güzelleme, yaşadığımız kentlerin yoğunlukla kenarında kalan umutlarımıza bir dokunuş misali. Kumdan kalelerimiz ve kağıttan kentlerimiz yıkıldığında çocuktuk, büyüdük birden. Bazen istemeden bazen ardı ardına giden yaşları hızlı aksınlar diye suya bırakarak. Bilinmezdi dünyanın renklerinin örselenmemiş çocuk neşesindeki kadar parlak kalmayacağı. Evlerin pencerelerinin içindeki hayat, yerinden yurdundan edilirken biz, katedilen yollarda bıraktıklarımız gibi olmadı. Onlar bize seslendi, duyduk: “düşlerin gökkuşağı… belki titrer kalemim, yazar kesik kesik, o an sızar düşler anılar…” Dilimize, özümüze ve varolduğumuz yere ait ne varsa özgürce yol alalım diye müziği yoldaş ettiler içinde resimlerimizin kırılarak çerçevelendiği kentlere. Sözünü sakınmadan. Bir yandan da yaşanan acıları bulutların ardına bırakmadan. Göstererek, hissettirerek… Hafızalarımızda, hatırlanacak yerlerine yerleşsinler de emekçiyi, öğrenciyi, göç etmek zorunda bırakılanı, hayallerinin orta yerine ölüm saçılan gencecik fidanları, acıyı, bekleyişi, bir türküye sazın duyduğu özlemi, bir kadının sevdasını mühürlediği bir erkek tarafından bu dünyadan koparılışını, bir gerekçenin bile yeterli olmasının geçerli sayıldığı “öteki” görüleni, harcı inatla karılmış ömürleri, kenti, özlem duyduğumuz uzaktaki toprakların iklimini unutmayalım. Bajar, adı gibi… Aynı maviliğin altında yaşayıp gidenleri, bir gün buluta, bir gün yağmura, diğerinde fırtınaya, şans varsa da güneşe çıkaran hayatın can evi.

Kardeşliğin alfabesinde hangi harfler varsa ve biriktiyse, Vedat Yıldırım’a, Burak Korucu’ya, Cansun Küçüktürk’e, Ari Hergel’e, Ferhat Güneş’e ve Erdem Göymen’e bizim adımıza da bir teşekkür eylesinler “Hoşgeldin” için. Biz farklı kentlerin insanları, Onlar “Hoşgeldin” dediğinde her bir sözün ve ezginin ardına puslu bir havada saklanmış gözlerimizle baktık ve birden dökülüp geceyi, gündüzü, kenti bölen sesle yol aldık: “isyan et, diren, yaşamak isyandır, yaşamak direnmektir”.

Ya direnemeyenler… Gerçek ile hakikatın yerini değiştirenler, hakikati, görülen gerçeklerin arasında yok saydırtan bir mecraya hapsederken, alanı daraltıp anlamı da yitirttiler. Zaferlerini de “insan” olmanın, kendinden olmayana ait besleyip büyüttüğü garip ve yıkıcı görüntüyle kutladılar her daim. İsyanımız bu sayede hep direncimize gebe kaldı. Bir kentin içinde ufacık bir parçaymış gibi duran, kapsayıcılığını, büyüklüğünü, rengini, insanını, hareketini, durgunluğunu, karmaşıklığını, evlerini, sokaklarını, duvarlarını, sınırlarını ve bazen sınırsızlığını gördüğümüz, görmekle kalmayıp kimi zaman bir yerinden coşkusuna, hüznüne, kırılgan sevinçlerine, gülüşü yarım mutluluklarına dahil olduğumuz yerlerin yokoluşuna tanıklık etmek azaltırsa direncimizi diye hakikatlere sığındık.

evlerIşıkları sarısından beyazına yandığında, içinde hayat, içinde ölüm, içinde insan, içinde dünya olduğunu bildiğimiz evlerin kapıları arka arkaya kapandığında, parçalananın aslında geri döndürülemeyecek, rengi kendinden bir öz olduğunu bir biz bileceğiz. Zalimin elinden kurtulamadan, zulmüne tanıklık eden Tarlabaşı gibi… Bir sabah doğulan, bir gece ölünen, bir akşamüstü sönmeye meyilli topun peşinden koşulan, çoğunlukla bakış diğerinin bakışına değdiğinde sevdaya düşülen, insan nefesinin ve sesinin her yere sindiği, kokusunu, dokusunu, benliğini, kimliğini sınırlarına dahil ettiği pürüzsüz ve beyaz olmasa da sokakları ile Tarlabaşı, adına kentsel dönüşüm denen kaygan, dokunduğunuzda üzerinize yapışan bir zeminin içine çekildi. Zemin kaydıkça dünyanın her ülkesini, her kentini ve insan öyküsünü varlığına sorgusuz sualsiz dahil eden çerçeve, büyük fotoğrafın yanında durmaya layık bulunmadığından kırıldı, parçalandı. İnsanın içinde yaşadığı yer, bir gölge gibi takip ederken geçmişini, Tarlabaşı’nda hayat, insanlara, kırılmış pencerelerin arasından rüzgarı yüzlerine siper ederek yaşamayı öğretti. Gerçek insanların gerçek hikayeleri siyah gölgeler oldu duvarlara yazıldı, yüzleri fotoğraf olup görenin aklına kazındı.

Ali Öz, “Tarlabaşı: Ayıp Şehir” kitabında, semtin öyküsü olanca çıplaklığı ile anlatılırken, fotoğraflarıyla hayat verdi kentin içinde yok sayılan, hakikatle bezeli insanların yaşamlarına. Görmeyenler de görsün duymayanlar da işitsin istedi yıkılanın aslında binalar olmadığını. İş makinalarının, planların-projelerin altında kalanların insanlık, kültür, yaşanmışlıklar, anılar ve o hiç bitmeyen gelecek umudu olduğu bilinsin çabasıydı kitabı elinizde tutmanıza sebep. Her bir fotoğraf karesine bir insan ömrünün yüzüne yansıyan parçası ilişti. Tarlabaşı, kitaptaki fotoğraflarla tanıttı kendini sizin bir şey söylemenize gerek kalmadan. Öyle çok ve öyle sahiciydi ki içindekiler, bir sayfa diğerinin üzerine kapanırken her bir sokaktan yeni öyküler yaratıldı henüz yazılmayan.

Sonra Tarlabaşı, Bajar’ın sesinden duyuldu: “…uğurlayalım dostlarımızı, bizim de rızkımız bu şehirde”. Yaşanmışlıkları, yaşan(a)mayacaklarına terk edilen semtin sokakları, onu yok edenlerin ayıbı olarak kaldı.

 

TIROJ Dergisi Mayıs sayısında yayınlanan bu yazı derginin izniyle yayınlanmıştır.

Yorum Girin