Yol uzak, sen yakın


Funda Yağlı

Berxwedan, gözüne dünyayı, umudu, inadı ve feri sönmüş hayatın kuytularında kalan ışık parçalarını sığdıran, sözüne öz’ünü ve direncini saklayan güzel arkadaşım.

Berxwedan YarukSen gideli çok oldu. Kimilerinin sürgün, kimilerinin peşi sıra sürüklediklerinle kırgın bir gidiş, kimilerinin dönmeye hazırlıklı bir uzağa bakış olarak gördükleri günler senin yanından geçip giderken, hiçbirimiz bilemedik aslında senin yol kenarlarına bıraktıklarının ne olduğunu. Sen yazdıkça okuduk, anlattıkça dinledik. Yaşananların ardına sevdiğimiz türküleri, yakınına ise hepsi ömrümüze birer çentik atmış yazarları yoldaş ettik. Bir gülüş, bir yüz döküş, bir damla yaş, biraz kızgınlık, azıcık kırgınlık belki. Hepsi seninle birlikte bulutların arasında yol alıp usulca uzaklaştı aramızdan. Saatler hızlı, günler telaşlı. Mevsimler çığlığı işte ömrün. Kış güzeldir dedik, kısa günlerinin içine uzun geceler sığarken, hayatın en güvenli yerinde olmak istedik hep. Kırıldıkça keskinleşen, keskinleştikçe parçalarını toplamaktan yorulduğumuz acıların etrafında duyduğumuz sesleri  gördüğümüz yüzleri yol alırken o uçağın cam kenarında sana emanet ettik. Bir kısmı bizde kaldı elbet. Senden saklamak istedikleri güneşi göresin diye sarısını, turuncusunu, kızıllığını avuçlarımızın içine saklayıp taşıdık, taşıdık. Güneş batarken memleket dediğimiz, derken susup bir etrafa bakıp tekrar düşündüğümüz yerde renkler böylece özlemleri çoğalttı yüzümüzün çerçevelenmiş donukluğunda. Yoğunlukla acı ve hüzünle yıkanan bir coğrafyanın içinde en zoru belki insan olmanın sahiciliği. Sırtımıza yüklenip yollara döküldük. Sen oralara gittin, biz buralara sürgün olduk. İnsan kaldık, zor olanı seçtik, zaman biriktirdik. Göz olduk, an’ları yaşasın diye kıymetlendirdik.

Buralarda görmeyi unuttu insanlar hakikati. Biz yaşananlar siyahıyla bir mürekkep gibi damlarken üzerimize renklere sığındık oysa ki. Gözümüzle boyanan her ne varsa dağılsın istedik dört bir yana. Hissetmeyi bırakınca yavaş yavaş, kendi kelimelerimizin tutsağı olduk sırf anlatabilmek için kuytulara hapsettiklerimizi. Yaşananları unutmadık hiç. Acıları yaşanmamış sayanların telaşına inat hazan mevsiminde savrulan yaprakları rüzgara bırakmadık. Rüzgara direnirken rengi değişti her şeyin, öz’ümüz dirençli çıktı, napalım. Kış, böylece sakladı acıları. Hissettirmedi. Bu koyu katran siyahlık aydınlansın diye mevsimler dönsün istedik hep. Yaz, sonbahara sıcaklığını bıraksın, kış sonbaharın sarısını üşütsün, bahar gelsin de çiçekler açsın gözümüzün değdiği her yerde, umut işte… Zaman kovalandı. Direncimiz, yeşil maviye çalarken, özgürlük toprağa rengini verirken, gökyüzü inadımıza beyazı damlatırken farklı ülkelerdeydik.

Baharı uğurlarken katı, sıvı ve gaz halleri gördük, yollar adımlarımızla güçlü, sözler kısılan seslerimizle anlamlı. Farklı kentlerin içinden bir sabaha baktık, bir geceye döndük yüzümüzü. Olanları olacakları yazdığımız yerler titrek bir telaşta. Gördüklerimiz, duyduklarımızın bekçisi olmuş yaşayıp gidiyoruz. Velhasıl, uğruna mücadele ettiklerimizle çok, dünyanın karmaşık renkleri içinde fazlayız. Bir kitabın arasında saklanmış hüzün gibi kokuyoruz hepimiz. Üzerimize sindi. Kırık gülümsemelerin kenarına bakışlarımıza yerleşen ateşin korunu koyduk ki bizim de sevinçlerimiz olsun. Korkmadan, özlemlerin orta yerine yerleşmeden ömürlerimiz, avuçlarımıza sakladığımız güneşi paylaşalım.

Böyle işte, özledik seni. O, soğukluğu kendinden, uzaklığı kilometrelerden bezeli olduğun yere gelip iki sohbetin belini kıramasak da bir çayın ilk yudumunu uzaktan da paylaşırız kimbilir.

Sevgi ve kıymetle…

Yorum Girin