Düğümlere üfleyen kadınlar


Funda Dörtkaş

Geçen sene bu ay… Ertesi gün doğum günümdü. Ondokuz Şubat’da geldin. Senin geleceğini duyduğumda daha iyi bir doğum günü hediyesi olamaz diye düşünmüştüm. İmza saatine onca zaman varken kitabevinin yolunu tutmuş, sıranın başlarında yer alabilmek için uğraşmıştım ki sonrasında uzunluğunu gördüğümde hayret etmediğim insan kalabalığının içinde belki de denizin kenarındaki küçük çakıl taşlarından farkım yoktu. Sonra… Sonra… Sana yazdığım mektupta, yazarken ezberlediğim her ne varsa tekrarlayıp durdum. İçimden. Unutmamak için. Kimse duymadı. Sesim içimde, heyecanım ellerimdeki kitapta bekledim. Çünkü sıra bana geldiğinde ve birbirimizin yüzüne baktığımızda dudaklarımdan dökülecekler gözümden çıkacak gibiydi. Ben sana anlatırken dinledin gözlerinle. O her zamanki insan bakan, hayat rengindeki gözlerinle. Sanırım iki üç dakikalık bir andı ve bittiğinde ikimizin de gözleri doldu. “Ağlatma beni” dedin. Tıpkı imzanın üstüne yazdığı gibi… Bir de ekledin: “İkinci Yarısı daha iyi”.

Bu sene yine Şubat. Bu sefer ikinci yarısına daha da yaklaştım. Doğum günüme iki hafta kaldı.  Ayın başında verdiğin hediyeye yarın ulaşacak olmanın heyecanıyla saatleri sayıp duruyorum. Kitabı elime alacağım anda yaşayacağım hazzın insanın iliklerine kadar işleyen bir soğuk havada salaş, eski bir sokak kahvesinde dudağın kenarının değeceği sıcacık bir çaydan alınan ilk yudum gibi olacağını bilerek ve hatta bunu hayal ederek. Beklemek ne güzel şey… Zaman öylesine akıp giderken, gün akşama dönmüşken, gündelik hayatın hoyratlığı içinden çıkıp, kalabalıkları aşarak elime alacağım kitabını biliyorum. Yazdıklarını okuyacak olmak, belki benden çok uzaktayken aklına düşen bir hikayenin peşinden giden senin yaşadıklarını, hayal ettiklerini, biriktirdiklerini, üzüldüklerini, ağladıklarını, kızdıklarını, mutlu olduğun anları, neşeli gülümsemelerini, taşıdığın inadın içindeki ışığı tekrar ve tekrar gösterecek, hissettirecek bana. Yeni insanlar ve hayatlar sunacaksın. Cümlelerinin ardında peşi sıra sürükleyip biriktirdiklerimizi, yol aldıracaksın ömrümüzün içinde… Aynaya bakmak gibi olacak. Ya da sabah erkenden düştüğümüz yollarda aradığımız kendimiz.

İnsanın sevdiği bir yazar, hayatı boyunca görse de görmese de yaşadıklarının bir kenarına ilişendir her daim. Okuyan, yaşadıklarıyla dahil oluyorsa bir kitaba, yazarın yaşadıklarını da göz ardı etmez hiç. O da ilişverir kendisinden uzakta yaşananların bir ucuna. Bu yüzdendir ki kelimeler cümlelere eklendikçe okuyanla yazar, görülmez bir bağın ardına saklanırlar. Ta ki yeni bir kitapla yaşamı yeniden arındırana kadar. İçinde yaşadığımız ülkenin kendi kişisel tarihine içkin her ne varsa, ömrümüzün orta yerine bağdaş kurmuş otururken kalkmaya niyeti olmadığını da gösterdi uzun süredir. Herkes birbirinden ayrı kentlerde, ayrı yollarda ve süreçlerde yaşadı hoyratlığın zulmünü. Acı, bu toprakların üzerinde demlenirken sürekli, koyu katran siyahlığı da yapışıp kaldı üzerimize. Zaman, kocaman bir örtü gibi sararken yaşamı, yaşananlar sıcaklığıyla kor hâlâ. Farklı insanların yaşadıklarıyla veya kendimize ait olanlardan dökülenlerle asılı durdu sözler… Kocaman bir sarkaç gibi. Bazen de büyük ve hiç temizlenmeyen bir ömür sayfası genişliğinde. İşte, zamanın kırılgan bir anında, yarın, Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın öyküsünün sende bittiği, bende, bizde başlayacağı gündür. O beyaz arabanın içinde varız… Yol ne kadar uzun olursa olsun hediye ettiklerinle çok olan sen, kalemin ucundan damlayan siyahlıkla ruha serpiştirilen cam kırıklarının tozlarını süpürüp gideceksin. Düğümlere Üfleyen Kadınlar yarın olacak. Sabahı bekleyecek. Akşama ulaşacak. Kimbilir kaç göz değecek sayfalara ve kaç el dokunacak usulca.

Doğum günü hediyem için teşekkür ederim.

…………………………………………….

Noktaların devamı kitabı okuduktan sonra…

Yorum Girin