Pazar Pazar: Karanlık olur gün, aydınlığa çalar gece…


“Vicdan,
Tam kalbimizin altında duran bir organ…
Vicdan, bir bebeği ilk ağlatan,
Bir ölüyü son terkeden…
Vicdan…”
Mine Söğüt

 

Bazen, yoğunlukla çocuklukta, insan, acıyı deneyimlerken kanayan kolunu kapatan kırmızı-siyah kabuğun altına gizlenir. Kanasa da acısa da inadına ve inadına koparılan kabuk, korkusuz bir karşı duruşun da tavrıdır. Bundan değil midir ki o kabuk bile isteye tekrar tekrar kanatılır. Acı, yol yol akıtılır. Gözle bakılır, yürekte hissedilir. Ve dünyaya en güzel çocuk gözü bakar. Sahici, yalansız, korkusuz, içten ve bir o kadar da kendinden. Yaşamın “sır”rı da “acı”nın rengi de “vicdan”nın sesi de her daim gözün içinde birikir. Belki de bu yüzden insanın diğerinden farklı renkli organıdır göz… İnsanın gördüğü dünyaya rengini veren… Göz bakan… gören… kaydeden… biriktiren… Yaşama ait her ne duygu varsa dile geldiği yer, kelimelerin damladığı cümleler değildir ki her zaman… Göz, yürür gider yoldan, insana ait olanı hisseden de, var eden de, gözetleyen de odur. Bazen yaş olur akar kimi zaman bir ufacık bakış, kenarda duran… Bundan değil midir ki, gözlediğimiz, gözetlediğimiz ve gözetlendiğimiz her şeyin orta yerinde durması.

İster uzak ve yüksek bir yerde bulutların içinden uzağa, ister yüksek ağaçların arasından hayata, ister bir otobüs camının kenarına ilişen bir bakışın buğusunda kendine baksın insan, yaşadığı her ne varsa yol olur takip eder kaçtığı hayatını. Mesafe sadece,
akıp giden zamanla insanın kendi arasında çizmeye çalıştığı kırılgan bir çizgi. Uzayıp kısalırken zaman, gidilen yer de, dönüp varılan nokta da bir kişisel uzamdır nihayetinde. Nedendir bilinmez insan, bu kırılgan anların içinde “her şeyin normal” olduğu bir gerçeklik
deneyimlemeyi arzular. Sessizce böler gece günü, ya da tüm gürültüsüyle parçalar o beyazlığı ki cümle olumsuzluklar dağılıp gitsin. İncelikli bir yerinden dokunmak isterken zamana insan, tüm hoyratlığını önce gözüne sonra sesine ortak ederken, bir diğerinin yaşamına dokunan eli, taşıdığı yükü hafifletmekten başka neye yarar bilinmez.

Gözetleme Kulesi’ni izlerken içinizde çıktığınız yolculuk, final anına gelene kadar peşinizi bırakmaz. Kaçıp gitmek istediğiniz yer, filmdeki o uzak, yüksek, dağlarla ve dolambaçlı yollarla çevrili ağaçlar arasında mı diye düşünüp dururken yakalarsınız bir anda
zihninizi. Suçluluk duygusuna ilişkin tahayyüllerin farklılaştığı, acıyı yaşama ve içselleştirme aşamalarının değişkenlik gösterdiği anda, “dipsiz göl”e evrildiğini düşündüğünüz karanlığınızın ortasında bakakalırken yaşama, Nihat da Seher de yanından geçip gittiğiniz sizden, bizden ve diğerlerinden farklı değildir aslında. Nihat’ın sırtına aldığı ve bırakırsa bütün hayatı da o kulenin öte yanına savuracakmış kadar büyük acısı ve suçluluğu, vicdanın ellerine tutunmak isterken Seher’e ilişen bakışı, sessiz bir çığlığın gözünüzle gördüğünüz hali oluverir birden. Karanlık olur gün. Aydınlığa çalar gece. Seher, emanet bırakıldığı yerden karnında bir emanetle yaşama yürürken, adı gibi sabahın gün doğmadan önceki zamanına mı ilişiverir, düşünürsünüz. Sarıp sarmaladığı tan ağartısı bebeği, yolun kenarında öylece dururken güvende hissetmek istediği yaşamının yolu gözetleme kulesinin ortasında Nihat’la ortak gözlerinin ve saklı seslerinin kapısının ardına saklanır. Her kapı açılıp kapandığında içteki derinliğe hapsedilen duygular kor olur, kapının kenarında yanan ateşe karışır. Uzağa bakmak isterken göz, sınırı da sınırsızlığı da Nihat’ın kaybettiği Seher’in kaybetmek istediği bebeğinin süte dokunan dudaklarında bulur. Parçalar yeniden birleşir mi, birleşenler yeniden dağılır mı anlaşılamadan birbirine gördükleri ve duydukları ile içkin hale gelen iki insanın durakladığı ve parçalandığı anlar, birinin sessizliğinde diğerinin ağız dolusu haykırışında birleşir.

Hayat bir gün, hiç ummadığınız bir anda, tam da ormanın ortasında yağmur altında ıslanırken arındırır suçluluk duygusundan. Vicdan, yıldırım gibi düşer orta yere, yakar. Arınırken ısınmak, yanarken üşümek her ne ise hayatın o kısacık anına sıkışır. Hayat anlardan
ibaret… Kısacık hem de… Ve ne çok… Ömre sığar, ruhtan taşar. Nihat olur birden, uzak ülkeye değer bakışı. Dağa, taşa, toprağa… Yoğrulur acısıyla. Sonra toprağa uzanırken eli, üşüyen emanetiyle Seher güneşin değdiği dağ oluverir. Taş olur yüreği… Uzak bir kentin
harabesi gibi koyu bir geceyi kuşatırken, uyandığında göreceği yeni günü saklar içinde. Gözetleme Kulesi, sakladıkları ve gösterdikleri ile kıyısından ortasına yol aldığımız hayatta hepimizin uğradığı uzak bir yerdir aslında.

Funda Dörtkaş

Yorum Girin