Babamın sesi


Ait Olduğun Toprağın Sesi, Belleğinin İzidir

 

Dedemi hiç tanımadım. Babamın babasını… Sadece ne kadar iyi bir insan olduğunu ve kopup geldiği topraklarına, içinde nasıl bir özlem büyüttüğünü dinledim hep. Yüzünü görmedim, sesini duymadım. Küçük bir bakkal dükkanına sığdırdığı yaşamını, cezaevi günlerini ve sonrasında erkenden göçüp gittiği ömrünün izini Adıyaman’da sürdüm. Belki de hep bu yüzden babamın sesinde, yüzünde ve mücadelesinde O’nu da gördüm. Adıyaman’ı, dedemin geçtiği yolları, akrabalarımın varlığını ve kimliğinle ait olduğun toprağın değerini bugün de en ince sızısıyla taşıyorum içimde. Belki de bu yüzden, bugün Babamın Sesi filmini izlemek için yola düşmem, kendi çocukluğum, ilk gençliğim ve şimdiki an’a sığdırmaya çalıştığım özlemlerimle birlikte anlamlıydı.

Filme ulaşmak istediğim yol boyunca içinden geçtiğim kalabalıklarda insanların suretlerine yansıyan ne varsa duymaya çalıştım. Duymaya çalıştım; çünkü görüntünün dışsallığı, ses onu kuşattığında gerçeğe dönüşüyor nedense. Kalabalıklar kapsayıcı olduğu kadar varlığı savuran bir içkinliğe de sahip. Yürünen yol boyunca karşılaştığınız yüzlerin izi, kendi dünyanızın izleriyle uzaktan ya da yakından kesiştiğinde, en kapsayıcı halin, sessizce izlediğiniz görüntülerden ve seslerden ibaret olduğunu anlamak geride kalan bir tortu.

Babamın Sesi… Bir çığlık… Bir yalnızlık… Bir zulmün, insan ömründe yarattıklarının izi… Sürekli hale getirilen bir parçalanma eski bavula sığdırılmaya çalışılanlarla dolu. Özlemler, unutulmayan acılar, bellekte birikenler… Ve belki de yağan yağmurun cama savurduğu damlaların usulca süzüldüğünü, gözyaşı gibi akıp gittiğini gördüğünüz anda Basê Ana’nın anlattıkları… Kimliğin ve dilin ait olduğunuz toprağın özü ve kıymeti olduğunu anlamanızı engellemek için maruz kaldığınız yoksunluk duygusu. Uzun yollar boyunca aranan bir kendi olma çabasının nasıl örselendiğinin ve ne denli yıkıcı olduğunun farkındalığı. Görmek ve bilmek zorunda olduğunuz… Bu topraklar üzerinde insanın insana yaşattığı ne kadar zulüm varsa yüreğinizin tam da ortasına yerleştirdiği bir sancı… Dağın üstüne doğan güneş bulutla kaplandıkça ve kenarında bir başına duran kurumuş bir ağacın gölgesinden uzanan yolların ortasında bir ananın bekleyişini, özlemini, acılarını ve sessizliğini duymak… Basê Ana… Ömrün acıya dair kapsadığı ne varsa yüzünde taşıyan ve sesinin sessizliği, gözünün içindeki anlam olan bir yüce kadın… Film boyunca yüzündeki çığlığı duymamak için gözünüzü kaçırmak isteyeceğiniz… Sesindeki hüznü ve siyahı görmemek için susacağınız… Uçsuz bucaksız bir siyah… Zifiri bir acı… Maddi varlıklarını görmediğimiz ve hatta görünür kılınmamasına şahit olduğumuz insanların sesine, yaşamlarına, yersiz-yurtsuz bırakılmışlıklarına, mekanlarını kuşatan kendi zamansızlıklarına şahitliğimiz belki de…

Mehmet’i, Hasan’ı, Basê Ana’yı ve yokluğu kaybedilmişliğiyle eşdeğer olan bir babayı, filmi izledikten sonra hatırlayacak olmanın getirdiği sorumluluk, rüzgarın savurduklarını toplamak için zorlanmak gibi… Film boyunca aldığınız yol, çalan her telefonla ömrünü sonsuz bir zamana sığdıran Basê Ana’nın içine yağan yağmur, çiçeklerin en güzelini açtıracak bir güçle ve duyguyla Hasan’a ulaşma çabasıyla kesişecek. Seslerle biriken özlemin ve geçmişin, geleceğe ne denli parçalı görüntüler ve anlamlar bıraktığına ilişkin içinize yerleştireceğiniz suskunluk… Kişisel tarihin içinden süzülen her ne varsa, o telefonun her çalışı ve Basê Ana’nın Hasan’ın aradığına inanmışlığıyla ve acının bıraktığı tatla tanımlayacağınız bir evin içine yayılan sessizliğin cam kırığı gibi canınızı kanatmasıyla birleşiyor. Egemen olan karşısında düştüğü konumun izahını bulabileceğiniz Kürtçe sessizlik, mekanı, parçalanmışlığına paralel bir bellekle kuşatıyor… Mehmet’in yoksunluğu ve arayışı, geleceğinin izini babasının sesinden sürme çabası belki de uzaklara bakarken gözünün değdiği yerde kopartıldığı ana dilinin varlığıyla kucaklaşıyor.

Babamın Sesi… En koyusunda gecenin, bir özlem… Geçmişe… Öz’e… Toprağa… Dedemi hiç tanımadım. Babamın babasını… Ama Basê Ana’yı gördüm, duydum ve tanıdım… Yalnızlığını, sesini, sessizliğini ve bazen bir yerlerde kimsesizliğini…

 

Ait olduğun toprağın sesi, belleğinin izidir…

 

Denge axa ko, du jé dayık buyı, şopa hışéteye…

 

Funda Dörtkaş

Yorum Girin