Gece… Sonbahar… Bizim çocuklar…


“İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur.”

Gilles Deleuze

                                                                                                                                                                                                                  

 

Bu bir sitem yazısı değil yaşadıklarımıza dokunan. Kısacık bir not olsun hayatın içinde. Yaşanan her an, kendi yoğunluğu içinde bir çentik atar insanın yüreğine. An’ın büyüsü kısalığından belki de… An gelir, yaşanan her neyse, bir kitabı okurken sayfaya baksa da uzağa devrilen gözlerde, bazen yolda yürürken tüm heybetiyle derin bir varlık alanını kuşatan ağacın dallarına dokunan ellerde, kimi zamanda bir türkünün en güzel yerinde çığlığa dönüşen seste bulur yolunu. Sonbahar, hep beklemekle geçer… Önce kışı karşılamak için. Korunaklı alanların içinde üşümesin umutlar. Sonra yaz gelsin diye beklenir ki güneş tüm kapsayıcılığıyla eritsin yaşanan ne varsa soğuğun parçaladığı. Ayların en güzeli olsa da Eylül, Ekim’e gebedir. Kasım, kasvetini bırakıp giderken gün de gece de üşüşür insanın aklına, yeni yollara çıkmak için biriktirdiği özlemlerinde. Sonbahar, ne kadar beklemekse özlemektir de aynı zamanda. Yakındakini uzak, uzaktakini yakın hissettiren ne varsa gelir yapışır insanın yakasına cümle kalabalıkların içinde. Beklersin. Özlersin. Üşürsün. Bakarsın. Görürsün. Yürürsün kendi yolunda. Ama ne geride bıraktığın sen birikir içinde, ne yüzünü güneşe döndüğün sen anlar geçip gittiğin yolları. Sonbahar, böyle işte. Tanışırsın kendinle yeniden ve yeniden.

 

Sonbaharın böyle bir akşamı beklemekle geçti… Özleyişe içkin ya da mutluluğa kavuşmanın kuşattığı bir bekleyiş değildi ki bu. Bizim çocuklar içindi gecenin karanlığında… Güneşle başladı gün, yükseldi, yükseldi. Birden hiç umulmadık anda geldi sonbaharın hoyrat yüzü, biz onu hiç öyle bilmezken. Hayat bir gün, bize, altı genç insanın alındıkları gözaltından çıkarılmasını beklemenin yükünü taşıttı. Her şey zamanın hem kavgalı hem de sürekli kendiyle çatışan yerine sıkıştı. Üzerimize kapandı ortak hayat algımıza dair diğerlerinin yaşattığı yıkıcı duygu. Orta yerinde durdu gecenin… Onlar içeride, biz dışarıda aynı mevsimin ortak bekleyenleri gibi sustuk içimizde ne varsa. Ne uykusuzluğun gözlerimizin içine yerleştirdiği yorgunluk engeldi bir bardak çayın buğusunda buluşmamıza ne de koyu lacivert gecenin geçmek bilmeyen saatleri keskindi direnen biz’in üstünde. Bana karakolun içinde küçük, kare bir masanın etrafında birbirimizi kısacık bir an’a sığdırmak için oturduğumuz sırada seslenen delikanlının bir fotoğraf karesinde dondurmamı istediği heyecanlı gözleri, diğerinin örselenmiş bedenindeki ağrıları dindirmek için istediği ağrı kesici, tam da o anda bir sigaradan bir nefes almanın önemi, güzellikleri direnişlerindeki inattan beslenen kızların yüzüne yerleşen hüzünle karışık sahici gülüşleri, diğerinin yanındaki babasına mahçup bakışı, geri döndürmese de zamanı biz ne kadar çoktuk o akşam. Bakışlarımızla sevdik… Sesimizle dokunduk birbirimize. Onlar içeride biz dışarıda… Karıştık birbirimize… Bir de yan yana otururken yüzlerimiz karşılaştığında acıyı bal eyleyen kısacık gülüşlerimiz değdi birbirine. İnatla. Dirençle. Üşümedik hiç bu yüzden.

 

Gece… Sonbahar ve bizim çocuklar… Hiç olmaması gerekenlerin ardında tam da olması gerekenleri yaşadığımız bir gecenin orta yerinde kalakaldık ucu kıvrık bırakılan gençliğimizin etrafında. İçinde hepimizin öyle ya da böyle yaşadığı, zorlandığı, yalnız bırakıldığı, örselendiği ve yerinden edilmişlik duygusunu yaşatan duygu, bu ülkenin vazgeçilmez utkusu olmuşken, hayat bir gün bize cevap verme hakkı tanıdı. Birlikteyiz demek için. Yeterince varız demek için. Sabah özgürlüğü müjdelediğinde, belki uzak kentlerin herhangi birinde aynı geceyi yaşayan insanların olduğunu düşünüp yürürken yolda beraber, ayaklarımızın değdiği yolun uzunluğu sesimizdeki cümlenin kısalığına eklendi. Yine olsa yine bekleriz…

 

Niye mi:

 

“O güneş parlıyor hâlâ, ay yine bizim”…

 

 

Funda Yağlı

Yorum Girin