Hoşgeldin Müge


“…yaşam rüzgârın titrettiği yaprakların hışırtıları ardından çağıran bir ses gibi: 
çabucak yitiveren anlaşılamadan söylediği…” 
Oruç Aruoba

Yaşam… Uzun bir yol… Kendi içimizde çıktığımız uzun bir yol… Ya da içine girdiğimiz kendimiz mi yoksa. Bilinmez. Düşünülür, konuşulur üzerinde belki ama ne kestirebilmek mümkün içindekileri ne de değiştirmek bazen… ‘Kendi’ olarak bize gelse de ‘kendi’mize benzetmeye çalıştığımız, zamanı kuşatan anlarla bütünleştirdiğimiz, kâh içinde olduğumuz kâh dışına atıldığımız karmakarışık bir alan… Zaman aynı zaman. Aynı yaşamın, benzer yakınlıkların, paylaşılan saatlerin peşinde, farklı mekanların içinde zaman nasıl yaşanır? İnsan neresinde durur bu kadri kıymeti yok sayan dünyanın. Bilemedim. Düşünmek mi işe yarar, hissetmek mi yorar? Susmak mı kolay, söze büründürmek mi içe hapsedileni. Sordum. Sustum. Yoruldum. Okudum. Dinledim. Yaşadım. Yazdım. Bulamadım işte.

 

Sonra bir gün, günlerden ilkbahar olsun istedim. Kocaman bir bahçenin kenarında, yok yok tam da ortasında, koyu yeşil yapraklarının arasından minicik çan görüntüsüyle açan beyaz çiçekler ilişti gözüme. Durdum. Adın gibiydi, Müge. Kokusunun güzelliği yanında o inadına toprağın altında çoğalmak için kök salan dallarını düşündüm. Beyazlığı o kadar güzeldi ki hiç kirlenmesin istedim. Kimse dokunmasın hoyratça, yapraklarını da koparmasınlar hatta… Kök salacak neyi kalır sonra.

 

Müge… Sen, çiçeğin gibisin işte. Öyle güzel, öyle inatçı ve öyle direnen. Sen buralarda değilken ne çok şey oldu. Duydun. Okudun. Gördün. Yaşadın. Mevsimler değişti, aylar geçti, gittiğin ve geldiğin aylar farklıydı belki; ama biliyor musun sen aynıydın hep. Ömrü kapsayan bir değer gibi içselleştirmeye çalıştırdıklarınla ne çoksun. Gün dünyaya yüzünü dönmeye başladığında, yola düştüğümüzde, kalabalıkların boğuculuğunda kaybolduğumuzda, gölgeler arasında yönünü arayan küçük ışık parçacıklarını yakalayıp solan renkleri aydınlatmaya çabaladığımızda, işteyken, okuldayken, dışarıdayken, yürürken, severken, nefret ederken, korkarken, bize benzetmeye uğraşırken farklı insanları yani yaşamı devşirirken her şeyiyle, soğuğun içinde sıcağı, güneşin altında yağmuru ararken ve tüketirken yaşamı iki yöne savrulur bütün biriktirdiklerimiz; ya akılla üreyen düşünceye ya da öznelliğin içinde bütünlenen duygularımıza…

 

Bir dünyayı resmetmek, her ayrıntısıyla biçimlendirmek, tüm renkleriyle yaşadığımız ömrü yansıtabilmek, sınırsız, kesintisiz… Binbir türlü canlılığında ve parlaklığında renklerin, yaşam dediğimiz her neyse ya da her ne değilse daha fazlasını nakışlayabilmek adına… Tüm kaybolmuşluğumuz içinde zorunlulukların ve her yerde toplanmış anlamlandıramadığımız beklentilerimizin altında yüzeye çıkarmaya çalışırken sözlerimizi, bize ait yaşam rengine, duygularımızı ahenge dönüştürmek… Nasıl mümkün olur? İşte, daha sayamadığım ne varsa sen mümkün kıldın. Farkında olmadan belki. İnsan olmanın derinliğinde kucaklamak neyse her şeyi, çocuğu, kadını, hayatı ve gerçeği, hep içindeydin. O yüzden hiç gözümüz arkada olmadı. O yüzden sen içerdeyken bil istedik duy istedik tıpkı çocuklarının yaptığı gibi sana dair biriktirdiklerimizi. Her şey zorlanır belki… Bu ülkede arafta kalmışlığın ‘duygu’su ‘mantık’a büründürülürken ve dayatılırken cümle insandan ayrıksı duygular, ne kadar zorlanırsa, ‘mantık’ın keskin yüzü de ‘duygu’nun inceliğinde yol arar kendisine kimi zaman… İşte bu nedenle Müge, hissederken düşündüğün, düşünürken hissettirdiğin, bıkmadan ve yorulmadan mücadele ettiğin, gerçeği ve yaşamı kucakladığın, uzak diyarlarda biriktirdiğin öykülerin ve insanların için hep sahici olacaksın bunca yalanın içinde. Bugün günlerden dün olsun, yarın da günlerden bugün ki sen gördüklerini yaşadıklarını da anlat o direnen ve direnen bakışınla.

 

Hoş geldin tekrar ve iyi ki geldin…

 

Funda Yağlı

Yorum Girin