Sevgili Roza,


Roza Yaruk üniversitede bir paneldeHer ne kadar tanımasak da birbirimizi, gözlerimiz değmemiş olsa da birbirimizin yaşamına, beklentilerine, isteklerine, mutluluklarına, özlemlerine ve direnişlerine sana yazmaya başlamadan önce arkada bir müzik olsun istedim, çalışma odamda albümlerin olduğu yere baktım, baktım. Elim bir albüme gitti, bıraktım, diğerine uzandım sanki anlatmayacaktı sana dair içimde biriktirdiklerimi. Sonra dedim kendi kendime, sessizlik olsun bizim müziğimiz. Bütün gürültüsüyle uzun bir sessizlik… Sadece yazarken klavyeye dokunduğum anların sesini duy. Ben de sadece o sesi dinliyorum şimdi, farklı kentlerde de olsak yüreklerimizin vuruşunu dinler gibi….


Bir de kitaplarıma, beni ben yapan, ömrüme birer çentik atmış yazarların kitaplarına baktım kütüphanemde. Sana hangi güzel sözle başlasam, ilk cümlede ne yazsam da hiç tanımadığın beni sana azıcık sunsam diye düşündüm. Kitaplara da dokunamadım. Sanki her cümle kendi esrikliği içinde yabana atacaktı sana dair sözleri içimde. Kendim yol alayım istedim. Öyle tanı beni. Tanımasan da olur hatta hisset sadece. Aynı olmasa da benzeş olan yaşam duruşumuzu, direnen ruhumuzu, susmayan sesimizi ve yaşama değen o kırılgan bakışımızı bil istedim.


Dün Antalya’da katıldığım bir sempozyumdan kendi kentime dönerken yolda hep yağmur eşlik etti geri dönüşün o dayanılmaz ağırlığına. Gözüm hep camdaydı. Sana bakar gibi. Hiç görmediğim bir yüz’de kendimi arar gibi. Yağmur damlaları öyle hızlı ve öyle devingendi ki cama değdikleri anda hayatımıza giren insanlar gibi gelip geçiyordu birbirleri arasından. Dokunsam ellerimin arasından kayıp gidecek, baksam gözümün ulaştığı yere kadar beni takip edecek. Öyle hissettim işte. Kaldım. Durdum. Baktım. Gördüm. Yavaşça camı araladım. Bir tanesine dokunmak istedim elim seninle buluşsun diye. Hissettin mi bilmiyorum ama senin elin de yüreğin de o ıslak yağmur damlası gibiydi, bir o kadar da sıcak aksine. Gözlerin gibi. Uğruna mücadele ettiğin insanların varlığındaki o sahici bakış saklanmıştı minicik yağmur damlalarının arkasında… Sahi, yağmur temizler mi kirlenen ne varsa bu yoz dünyanın içinde kalan gönül kırgınlıklarını. Bilemedim.


Babaannem derdi ki: “Yüzün özündür”. Seni hatırladım birden bu söz kulaklarıma tekrar çalındığında. Yüzün, özün gibi. Dünyanın içindeki bütün insanları kucaklayan bir bakış değiyor seninle yeryüzüne. Yüzün, öz’ün işte. Kaçmak yok. Yorulmak, pes etmek korkmak da yok. Mücadele, aynı bakışın buluşturduğu insanların gözünde ufacık bir gözyaşı damlası, onu yere düşürmemekse amaç, sen bunu belki aramızda en iyi yapanlardan birisin. Unutma, unutma isterim, örselenen, yok sayılan, kırılan, yaşamın kenarında kendi sahiciliğine mahkum edilen diğer insanlara, kadınlara, çocuklara uzattığın o güzel ellerin ve o büyüklüğünü senden alan yüreğin yılmayacak.


Şimdi adının anlamlarından biri gibisin, nadide bir taş, parlaklığı ve güzelliği kendinden. Bu ülkenin içinde muktedirler elleri nereye uzanırsa parçalarlar cümle güzellikleri, insanları, kadınları, çocukları. Bütün bilinmezliği ve hatta tahakkümünün yobazlığı içinde ülkenin sen, bizim parlayan elmas parçamızsın. Dün, benim yüreğime yağan yağmur, senin güzelliğine, insanlığına ve sahiciliğine de dokunmuş olsun. Olsun ki yüzün hep kendi güneşinle buluşsun.


Sevgimle.

Funda Yağlı

Yorum Girin