‘Aziz’ İstanbul


aziz: (sıfat) Sevgide üstün tutulan, muazzez
İstanbul otoritesi değilim. Bir metropol olarak İstanbul’u pek sevdiğim de söylenemez. Bir şehirli olarak, kaosunun da bir tarzı olan mekanlar tercihimdir. Ama Türkiye’de gündemi genellikle İstanbul belirlediğinden; bir açıdan “biz sana mecburuz İstanbul!”
Aziz gerçekte dini bir sıfat. Hristiyanlıkta dini bir mertebe için kullanılıyor. Türkçe’deki anlamını yukarıda belirttim. Dersaadet gibi adların yanı sıra edebiyatta İstanbul için kullanılıyor ‘aziz’ sıfatı. Bir de isim olan aziz var. Küçük harfle başlayanı ‘ermiş, eren’ anlamında. Büyük harfle yazılanı ise uzun yıllardır Fenerbahçe Cumhuriyeti’nin imparatorunu temsil ediyor. Öyle bir imparator ki, bir sözüyle kitleleri sokaklara dökebilen, başka bir sözüyle suçunu mağduriyete tekabül edebilen bir ‘idareci.’ Milyonlarca insanın lideri. Çoğu siyasetçinin sahip olamadığı bir erkin sahibi.
Ben futboldan anlamam. Ama Doğu Roma tarihinden anlarım. Zamanında; liderleri nice imparatorun kabusuna girmiş, yüzyıllarca kelle alıp kelle vermiş, Yeşiller ve Maviler; bugün de Aziz’in İstanbul’unda da hüküm sürüyor. Bizans’ta sportif klikler olan bu topluluklar o kadar güçlüydü ki, parlamentoda bugünkü siyasal partilerin karşılığını oluşturmuşlardı. Bugün de, aynı İstanbul’da, Fenerbahçe ‘İmparatoru’ aynı gücü koruyor gibi görünüyor.
Basın günlerdir Alex de Souza’nın Fenerbahçe’deki durumunu konuşuyor. Takımdan kesilmesiyle, ayrılması arasında gözyaşları, kan ve ter içeren küçük çaplı bir kıyamet yaşandı. Sonunda İmparator konuştu ve piyonlar yerlerine çekildi. Vefa işini ifa ettiği ‘5 numaralı odaya’ döndü. “Hiçbir başarı cezasız kalmaz” atasözü yerini buldu. Futboldan gerçekten anlamamama karşın, özellikle “Alex Fenerbahçe’yi yavaşlatıyordu” bahanesine hala gülmekte olduğumu söylemeden geçemeyeceğim. Futbol mezarlığı “hızlı mağlubiyetlerle” dolu çünkü.
Ama konumuz futbol değil. ‘Aziz’ İstanbul, pazarlanan her iki mağduriyetle sokaklara döküldüğünde bu ülkenin cezaevlerinde binlerce siyasi suçlu çürüyordu. Gazeteciler, öğrenciler, aktivistler; hala neyle suçlandıklarını dahi bilmeden, savunma hakkı verilmeden, aylardır her türlü insan hakkından yoksun olarak hücrelerde yaşamını sürdürüyor. Onların destekçileri, anneleri, babaları, kardeşleri, dostları, sevgilileri ‘Aziz’ İstanbulluların özgürce icra ettiği protesto ve yürüyüş hakkına da sahip değiller. Onlar sokağa çıktığında paylarına dayak, biber gazı, cop, nezarethane düşüyor. Tek günahları temel insan haklarından örgütlenme hakkını kullanma istemeleri. Türkiye Cumhuriyeti; her tür örgütlenmeye terörist oluşum adını veren bilinen tek cumhuriyet.
Bizans aziz değildi. Doğu Roma İmparatorluğu’nda Mavilerin karşısında her zaman Yeşiller vardı. Seküler otorite imparator, dini lider Ekümenik Patrik ile birlikte dörtlü bir siyasi erk, kontrol ve denetleme unsuru oluştururlardı. Oysa Türkiye Cumhuriyeti ‘kuvvetler birliğine’ inanıyor. Yasama, yargı, dini ve seküler tüm erk tek bir kişinin iki dudağı arasına sıkışmış durumda. Bu yüzden kamuoyunu da o tanımlıyor. Kamuoyu tasvip edilenler ve teröristler olarak iki kampa ayrılmış durumda. Tasvip edilenler bir baskı grubu statüsündeyken diğer kesim özel yetkili mahkemelere sevk ediliyor. ‘Aziz’ İstanbul’un taraftarları ise birkaç hafta önce ikinci gruptayken, esen rüzgarların etkisiyle birinci gruba alınabiliyor.
Velestineli Rigas; 18. yüzyılda Osmanlı’nın sorununun toplumdaki din ve etnik farklılıklar olmadığını, sorunun sultan ve sultanlık sisteminin getirdiği ilişkiler bütünü olduğunu yazmıştı.
Sanırım Rigas bu coğrafyada hiç demode olmayacak.

Yorum Girin