Cebimde Kan Var, Gönlüm Hovarda


Efe Moral

 

Dün, Pazartesi. Sabah kalktım. Bir haftalık sakalımı kesmedim ama dört dörtlük giyindim ve evden fırladım. Bulunduğum yer itibarıyla zor oldu ama sonunda yirmi kilometrelik bir yolculuk sonunda bir cemiyet ofisi buldum. Hiç düşünmeden daldım içeri.

Temmuz ayı olduğundan herhalde, içerisi sakindi. Ama kısa bir sorgudan sonra temiz ve nezih döşenmiş lakin sade ofisteki otuz yaşlarında çok bakımlı top sakallı bir beyefendinin karşısına çıkarıldım. Maruzatımı bildirdim. İmana gelmek isteyen bir gavur olduğumu, hakkın yolunda, hem bu dünyada hem ahirette zenginlik için bir nefer olmak istediğimi söyleyerek özgeçmişimi masasına nalladım.

Şöyle bir baktı dört sayfa kadar tutan hayat hikayeme. Beylik sorulardan sonra arkasındaki rafta duran Kur’an’a uzandı. Sonrası malum…

“Siyasi düşüncelerimi” sordu sonra. Dürüst davrandım. Yıllarca insanı savunduktan sonra umudumu kesip Allaha sığınmak, onun yolunda gitmek istediğimi söyledim. Alevilerin Alevileri bir otele doldurup kurşunladığı, Kürtlerin dağa çıkıp Kürt köylerini, ormanlarını yaktıkları, insanları el diyarlarına sürdükleri, askerlerin diğer askerlere bubi tuzakları kurup cep telefonuyla patlattığı, kendi uçaklarımızı vurduğumuz bir toplumda insana nasıl inanılır diye sorguladım. “Dün deniz kenarındaki bir kahvehanede dört genç hapse atılan 79 yaşındaki terörist Kürt ananın hapiste başına gelebilecekler üzerine şakalaşıyorlardı” diye ekledim. Pek anlamadı.

Daha çok açıklama gereği duydum. “Mesela basın” dedim. Dördüncü güç falan ya demokrasilerde. Kendinden biri tutuklandımı mahkeme kapılarında yatıp kalkan ama hapiste çürüyen binlerce aydını, öğrenciyi, hatta o 79 yaşındaki nineyi aylarca haber bile yapmayan basın? Daha anlamadığını görünce “hangi gazeteleri alıyorsunuz buraya” diye sordum. Tek gazeteye abonelikleri varmış. “Okuyor musunuz” dedim. “Nerede o zaman” dedi.

Baktım bu yolla anlatamayacağım derdimi, “ben bunca yıldır bu ülkede hep ezik, etrafı düşmanlarla çevrili, hatta o düşmanlardan biri olarak yaşadım yıllarca. Artık dost, başı yukarda, onurlu bir vatandaş olarak yaşamak istiyorum. Allaha şükür Başbakanımız yedi düvele gününü gösterdi, düşmanlarımız ekonomik krizler, savaşlar ve tanrının onca belasıyla uğraşırken biz ekonomik gelişim yolunda dev adımlar atıyoruz. Halkımız refah içinde, Avrupalılar vizeleri kaldırmak için sıraya girdiler. Hoca efendinin önderliğinde tüm Türk insanı değişecek, yedi düvel bizim gibi bu dünyada ve ahirette zenginliğe inanan insanlarla dolacak inşallah” patlattım. Gözleri alev alev oldu. Yüzündeki soru işaretleri gülümsemeye dönüştü: “sizin için ne yapabiliriz?”

Önündeki özgeçmişi işaret ettim. “Telefonum orada var” dedim. “Şu an yardım edebileceğimiz bir şey var mı” diye sordu. Yine özgeçmişi işaret ederek “orada hesap numaram da var” dedim. Sarılarak ayrıldık. Ayrılırken “acil birşey olursa” diye kartını da uzattı.

Yirmi kilometreyi bu sıcakta çocuklar gibi şen döndüm. Fakat sıcağın kaçınılmaz etkisiyle çarpılmış gibiydim. Sanırım uzanmışım. Sonra telefon sesleri hiç kesilmedi. Biri çalıyor, ben uyanamadan kapanıyor, bir daha çalmaya başlıyordu. Hiç durmayan, tam ben açacakken kapanan telefon zilleri. Telefon zilleri sarmalı. Biteviye bir telefon sesi.

Sonunda gerçekten başucumda çalan telefon sesiyle kan ter içinde uyandım…

Yorum Girin