Yunanistan halkı için çok kişisel bir yazı


Semra Somersan

“Bankaları kurtarmak için milyarlar harcanırken 11 milyon nüfusu olan bir ülkeyi kurtarmak tabu demek ki.” (www.project-syndicate.org) Nobel ödüllü ekonomist Joseph Stiglitz’ten.

İnsanlar; beni de ilgilendiren onlar. Özellikle şu sıra, Yunanistan halkına çok çok büyük bir yakınlık duyuyorum. “Önümüzdeki bir on yıl içinde kamu sektöründe çalışan 150 bin kişi daha işten çıkarılacak” gibi haberler duydukça da çıldırıyorum. Asgari bir özdeşleşme ile insan kendine şunu sormalı: “Ya bunlar bugün başımıza gelseydi?” Tarih o kadar uzak değil. 1977’de Başbakan Süleyman Demirel’in ünlü cümlesi ile, ülkenin “70 sente muhtaç” olduğu, 12 Eylül askerî cuntasına giden yolu, yaşıtlarım unutamaz, unutmuş olamaz.

Yunanistan halkı ile dayanışma gereği sadece ekonomik-politik nedenlerden de kaynaklanmıyor. 1821’de Yunanistan, Osmanlı’dan bağımsızlığını ilan edene kadar, neredeyse 400 yıl birlikte yaşanmış. Kültürler, toplumlar iç içe geçmiş.

Küçük fincanlarda içilen yoğun, telveli kahvenin mucidi Türk mü Yunan mı? “İmambayıldı’yı ilk kim yaptı?” “Döner-gyros hangi ulusun icadı?” “Ya baklava? Onlardan mı bizden mi?” ile boşa atıp, patent ofislerini zengin etmek yerine, sınırları birlikte aşıp, afiyetle yiyip içip hoş vakit geçirsek?

Yunanistan halkı ile dayanışmak için aynı derecede baskın kişisel nedenlerim de var. Niye gizleyim? Aileye yeni katılan iki Yunanistanlı gelin mesela; biri Maria, Giritli bir mimar, öbürü, Virginia, Yunanistanlı- Amerikalı bir İngilizce öğretmeni. Daha önceki kuşaktan kuzenimin annesi, Eva Hanım, İstanbullu bir Rum. Benim bilmediğim başkaları da varmış aile büyüklerinin söylediğine göre; hepsini öğrenemedim.

Olağanüstü hoş insanlar Herkül ve Evi Millas ile aynı üniversitede, ama aynı bölümlerde, aynı yıllarda değildik; yine de yollarımız çok sık kesişirdi, evlerinde nice yemekler yedim; hem burada, hem de Atina da. Herkül’ün ailesi de 1964 sürgününden sonra Yunanistan’a yerleşmek zorunda kalmıştı ama ilişki sürüyor.

Ortaokul-lise yıllarını, altı yıl boyunca canciğer Rum arkadaşlarla paylaştık. İkisi 1964 sürgününden sonra Yunanistan’a dönmek zorunda kaldı maalesef. Dünyanın en keskin, aynı zamanda en sevimli biyoloji hocası, Miss Yuvanoğlu da bir Rum idi.

Dördüncü sınıftan başlayarak dört yıl yaşadığım İzmir’de, aynı mahallede Yunan çocuklarla sokaklarda köşe kapmaca- top atmaca oynadık. Bostanlı da, sabahları çok erken saatlerde yetmiş yaşındaki MadamLea ile, annem, kardeşim ve ben beraber yüzerdik.

ABD’de doktoraya başlarken Yunan tavernalarını epey tavaf edip çoğu Yunan müdavimleri ile bol halay çektim. Sonradan Cumhuriyet’te çalıştığım yıllarda herkesin sevdiği gazeteci Stelyo Berberakis’i tanıdım.

Dünyanın önde gelenleri Yunanistan’ı “adam etme” konusunda misyoner olalı beri ortalarda dolaşan önerilerin hemen hepsi ağır ve acımasız. İşte, Almanlar “borcunuzu ödeyin” diye tutturmuş; Merkel ve diğer büyük Avro ortakları da böyle istiyormuş. Bu talepler beni çok çok kızdırıyor. Onların Yunanistan yönetimine ve halkına ders niyetine empoze ettiği siyaset yolu, kendilerine ait olamaz; arzularıyla belki, ama esiri oldukları dünya kapitalizminin gereğidir. İnsan sesi olamaz çünkü bu.

Beşerden birinin tavsiyesi olsa, Yunanistan hükümetlerine “daha çok insanı işten çıkar”, “parası olmayan doktora gitmesin”, “emekli maaşlarını azalt”, “insanları sokakta, hatta gerekirse, aç-açıkta bırak”, “gençler işsiz kalsın”, “yaşlılar borcunu-kirasını ödeyemedikleri evi terk edip sokakta yatsın”, hatta isterlerse intihar etsin: umurumuzda değil, paramızı isteriz. Ülkenizi kırpıp kırpıp yeni Sudanlar, Ruandalar, Etiyopyalar yaratın, çocukların karnı yemekten değil, proteinsizlikten şişip Kwasihorhorlu olsunlar demez, diyemez çünkü.

Böyle doktor reçetesi olamaz. Olmamalı. Avrupa Birliği’nin Yunanistan’a empoze ettiği bu politikalardan “Reform” olarak söz ediliyor. Kim inanır? Reform düzeltme, iyileştirme demek. Hâlbuki orada Avro’nun büyük ortaklarının yapmak istediği tam bir deform; yani, bozmak, şekilsizleştirmek; daha da beter hatta.

Bir başka Nobelli ekonomist, o da Amerikalı, Paul Krugman ise, Financial Times’ın editörü Martin Wolf’tan “Almanya’da ekonomi, ahlak felsefesinin bir dalıdır” alıntısını yaparak şöyle diyor: “Gerçekten de Almanya’da çözüm, günahkâr borçluların suçlarından arınması , yani, borcun son kuruşuna kadar ödenmesi olarak görülüyor.”(www.rferl.org)

Ah Max Weber nerdesin? Tam da senin lafa gireceğin yer!

[email protected]

 

Bu yazı 26.06.2012 tarihli Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Yorum Girin