Dubaileşme… Neye Karşı?


Ece Temelkuran

 

“Öyleyse Türkiye’nin islamlaştığını mı düşünüyorsunuz?”

Konuşmam ağırlıklı olarak Türkiye’nin iç politikalarının detaylı bir analizi olsa da izleyicilerden böyle klasik ve sığ bir soru bekliyordum. Geçtiğimiz hafta Viyana’da Bruno Kreisky Forumu’nda günün konusu Türkiye’de yükselen otoriter rejimdi. Ama sanırım Avrupalı izleyiciler için İslamlaşma hala kaçınılmaz olarak en çekici konu. Sadece sorması çok kolay ama cevaplaması hemen hemen imkansız bir soru olduüu için değil, Doğu Avrupa demokrasilerinden beklentileri o kadar düşük ki Türkiye hakkında konuşurken alışılagelmiş İslamlaşma korkuları üzerinden tartışmayı tercih ediyorlar. “Belki, belki de değil. Ama gerçek sorun bu değil” diye yanıtladım soruyu. Gerçekten de sorunun yükselen muhafazakarllık veya toplumun İslamlaşması olmadığını, ama ülke sathının “Dubaileşmesi” yani alışveriş merkezleri ile kaplanmasının bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Hükümet alışveriş merkezlerini çok seviyor. Sadece refah içinde bir ekonominin parlak göstergeleri olarak sevmiyorlar bunları, yeni alışveriş merkezleri açılmasını ülkenin ciddi siyasi ve sosyal sorunlarına sihirli bir çözüm olarak varsayıyorlar. AKP’nin hükümette olduğu son on yıl içinde tüm Anadolu mantar gibi üreyen alışveriş merkezleriyle doldu. Parıltılı dışyüzleri ve içerideki sürekli çalan bangır bangır müziğiyle bunlar Kapitalizm’in kutsal iman merkezleri, şehirlerin atan kalbi halini aldılar. Ama sadece o kadar mı? Gezegenin diğer yerlerindeki diğer alışveriş merkezleri gibi yeni bir klişe yarattılar; sürekli alışneriş merkezleri arasında mekik dokuyan bir insan tipi. Gerçekten alış veriş yapmayan ama zamanını -hayatını da diyebiliriz- alışveriş yapmak hakkında düşünerek geçiren bir tip. Toplumun büyük çoğunluğu bu merkezlerde satılan ürünleri alabilecek olanaklara sahip olmadığından buralara alışveriş yapan insanları görmeye, ve “orada” olmak için, refahın sıcaklığına yakın olmak için gidiyor. Özellikle kentin dar gelirli mahallelerinden genç kızlar, genç erkekler gruplar oluşturarak üst sınıfların bu parıltılı dünyasına turistik geziler düzenliyor. Yeni alışveriş merkezleri yalnızca “agora”nın yeni bir versiyonu değil; -bu “çağdaş” türde müziğin sesinden ve boşluğun ekosundan kendi sesinizi bile duyamazsınız-   yeni alışveriş merkezleri sınıfları birbirinden ayrık yaşayan toplumda ziyaretçilerine bir tür güvenlik hissi veriyor. Sokaklar daha çok muhafazakarlaştıkça ve güvenliğini yitirdikçe alışveriş merkezleri herşeyin daha hijyenik ve daha az gerilimli olduğu bir paralel evren izlenimi veriyorlar. Asgari ücretle çalışan satış temsilcileri de dahil, insanların “zengin” kılığına girmesini sağlıyorlar. Tüketim özgürlüğü veya tüketim hayalinin yaşanması ile, buraların fakir gezginleriyle daha önce yaptığım bir röpörtajda da gördüğüm gibi, insanlar kendilerini “özgür” hissediyorlar. Böylece yeni bir tür insan yaratılıyor: sonsuz ürün sergileri karşısında şaşkınlığından sessiz ve parıltı alışkanlığından muzdarip. Aynı Dubai’de olduğu gibi.

Bütün bu nümayiş alışveriş merkezi, Kürt siyasi hareketinin merkezi ve en büyük Kürt şehri Diyarbakır’da olduğunda çok acıklı, ironik bir hal alıyor. Kentteki birçok alışveriş merkezi arasında özellikle bir tanesi içindeki “Kimlik” adında “büyük” erkek giyimi satan mağazasıyla ilginç. Hala “resmi kimlik”ten yoksun yaşayan Kürtler özgürce bu dükkana gidip tamamen zevklerine göre bir “kimlik” giyebiliyorlar.

AKP’li yetkililer ve Başbakan alışveriş merkezlerini refah içinde bir ülkenin sembolleri olarak görüyor. Bu paralel everinin ziyaretçisi değilseniz, tüketim özgürlüğü veya tüketim sanrısı ile bir sorununuz varsa sizde bir problem var demektir. Bu otomatik olarak toplumdan afaroz edilmeniz ve bize güzelce öğretildiği gibi, iyi gününüzde görünmezlik, kötü gününüzde de biber gazıyla taçlandırılmak demektir. “Kendi Dubaimize gelin” diyorlar, “Allahaşkına başka ne istersiniz?”

Bir toplumun Dubaileştirilmesi bir Türk icadı değil tabii. Körfez ülkelerinin muhafazakar toplumlarında paralel evrenler günlük bir gerçek. Şimdi Türkiye de bu işgalin altında. Hükümet desteğiyle gelen alışveriş merkezi işgali başta yetersiz toplum güvenliğinin bir sonucu gibi görünüyor. Ama daha yakından bakınca bunun bireyi omuzlarında biat eden tüketim toplumunu taşıyacak, muhafazakar değerlere sahip bir varlığa dönüştürmek amacıyla yürütülen bir sosyal proje olduğu görülüyor. Biz zamanlar “küçük Amerika” olması beklenen toplumun şimdi de “küçük Müslüman Çin” yapılma rüyası. “Türkiye modeli” büyük bir hevesle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ihraç edilmeye çalışılırken Dubaileştirme Türkiye’nin sınırlarının ötesine taşacak gibi görünüyor.

Suriye de hala bir soru işareti. ABD’li yetkililer sorunun Türkiye’siz çözümünün imkansız olduğunu söylüyorlar. Eğer söylenmemesi gereken gerçekleşirse sonunda Türkiye dış güçlerle desteklenmiş bir “bölge lideri” haline gelecek ve bu model bütün Sünni dünyası için ekonomik ve sosyal bir proje olacak. Eğer bölgede iki süper güç ve onların söylemleri -biri Katar ve Türkiye, diğeri de İran ve Suriye tarafından desteklenen- bölgede bir çatışmaya girerse, bir başka büyük soru akla gelecektir. Çok kısıtlı ve çok akıllıca olmamakla birlikte Sünni dünyanın bölge için toplumsal ve ekonomik bir uluslararası projesi var. İran’ın nesi var?

 

 

Bu yazı Al Akhbar İngilizce’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Efe Moral tarafından çevrilmiştir.

Yorum Girin