Film Festivali’nden Geriye Kalanlar


Güzin Tekeş

31. İstanbul Film Festivali dün gece, ödüllerin sahiplerini bulmasıyla sona erdi. Törende “Altın Lale Uluslararası Yarışma” ödülü Julia Loktev’in “Yalnız Gezegen (The Loneliest Planet)” adlı filmine giderken, başkanlığını Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği yarışma jürisi, “Jüri Özel Ödülü”ne  Joachim Trier’in “Oslo, 31 Ağustos (Oslo, August 31st)”  filmini layık gördü.

Bu yıl “Altın Lale Ulusal Yarışma Jürisi”nin başkanlığını ise Murathan Mungan üstlendi. “Altın Lale Ulusal Yarışmada En İyi Film” ödülü Emin Alper’in “Tepenin Ardı” adlı filmine verilirken, Zeki Demirkubuz da “Yeraltı” filmiyle “Altın Lale Yılın En İyi Yönetmeni” ödülünü aldı. “En İyi Kadın Oyuncu” ödülünü “Şimdiki Zaman ” filmindeki rolü ile Sanem Öge alırken,  “En İyi Erkek Oyuncu” ödülü ise “Yeraltı” filmindeki rolüyle Engin Günaydın’ın oldu. “En İyi Görüntü Yönetmeni” ve “En İyi Kurgu” ödülleri de geçtiğimiz Cuma günü gösterime giren Zeki Demirkubuz’un “Yeraltı” filmine gitti.

Festival bitti ama benim festival filmlerine dair yazacaklarım daha bitmedi. Festival boyunca yaklaşık 40 film izledim, dolayısıyla bütün filmleri gününde yazmak mümkün olmadı. O yüzden birkaç gün daha festival filmlerini yazmaya niyetliyim. Diğer yandan, hakkında uzun uzun yazmak istemediğim ama birkaç cümleyle dokunmadan da geçemeyeceğim filmlerden birazcık bahsedeyim.

Kopma: Amerikan eğitim sistemine, sistemin tıkanmışlığına dair çok başarılı bir film aslında “Kopma (Detachment)”. Hele Adrien Brody’nin o ıslak ıslak bakan yavru kedi gözleri tüm film boyunca insanın içine işliyor. Diğer taraftan tıpkı Amerikan adalet sistemi ve şartlı tahliye olgusu hakkında çekilen 2010 yapımı “Stone” gibi Amerikalı olmayan, Amerikan sistemini yakından tanımayanlar için çok da bir anlamı olmayan bir film. Öyle olunca da geriye sadece Adrien Brody’i sarıp sarmalayıp avutma duygusu kalıyor.

Oslo, 31 Ağustos: Sanırım benden başka herkes beğendi bu filmi, baksanıza ödül bile aldı. Ama ben artık Kuzey Avrupalıların rahat batması sonucu yaşadıkları depresyonlarını seyretmekten çok sıkıldım. Sanki her yıl festival de aynı filmi izleyormuş gibi hissediyorum. Ülkede pek bir sorun yok, bari kendimiz sorun yaratalım, uyuşturucu bağımlısı olalım, pisipisine ölelim, bunu yaparken de son derece depresif, umutsuz bir portre çizelim filmlerinden sadece biri daha Oslo, 31 Ağustos.

Yurtsuzlar: Festivallerde asla kaçırmadığım filmler Güney Kore filmleridir. Gelgelelim bu yıl seçilen Kore filmleri tam anlamıyla hayal kırıklığıydı. “P-047” ve “Onun Geldiği Gün” filmlerinin üzerine bir de “Yurtsuzlar”ı izleyen birine bu saatten sonra Kore sinemasının yarattığı mucizeleri anlatmak çok zor olacaktır diye düşünüyorum. Belki çok abartmış olacağım ama bence “Yurtsuzlar” belli bir zaman çizgisi olan kendi halinde fena da olmayan bir filmken, biri yönetmene “bu film bu haliyle uluslararası festivallerde tutmaz, sen bunu biraz karıştır” demiş. O da filmi dörde bölüp bir baştan bir sondan kurgulamış. Aksi taktirde böyle bir kurgunun mantıklı bir açıklaması olamaz.

Alacakaranlığın Portresi: Yönetmeninin 20 bin dolara mal etmekle övündüğü film 105 dakika boyunca bir tecavüzcüyle empati kurmanızı onu anlayıp sevmenizi sağlamak için elinden geleni yapıyor. Tecavüzcüyü yüceltip, mağduru sapık durumuna düşürmekten çekinmeyen yönetmen, gösterim sonrası yapılan söyleşide, Rusya’daki toplumsal çürümüşlük arasında, iki insanın aşkını anlattığını iddia etse de filmden bir aşk hikayesi çıkarabilen kimse olduğunu zannetmiyorum.

Bunların dışında festivalden geriye, festival boyunca diğer izleyicilere karşı kabalığıyla dikkat çeken ünlü bir sinema eleştirmeni, Fitaş salonlarında üzerimize sinen yağlı koku, Atlas sinemasının rahatsız koltukları ve yine “Emek”siz geçen bir festival yılı kaldı. Yine de tüm olumsuzluklara rağmen geçtiğimiz son iki hafta sinefiller için paha biçilmezdi.

Yorum Girin