“Yargısız” ve “Hoşça Kal”


Güzin Tekeş

 

Alan Marécaux evli ve üç çocuk babası bir adamdır. Bir gece aniden polis tarafından evi basılarak, sorgusuz sualsiz gözaltına alınır. Akıl almaz bir suçla suçlanmaktadır. Kimseyle görüşmesine izin verilmez. Tutarsız iddialar ve uydurma delillerle yıllarca tutuklu kalır. Ailesini, kariyerini kaybeder, defalarca intihar girişiminde bulunur, hatta maruz kaldığı insanlık dışı muameleyi protesto etmek için açlık grevi yapar.

Yönetmen Vincent Garenq’in ikinci uzun metrajlı filmine konu olan olay, Fransız adalet sisteminin en büyük skandallarından biri. Haksız yere suçlanan çok sayıda kişiden bir olan Alan Maréaux’un yaşadıklarını anlattığı kitabından uyarlanan filmin başrolünde inanılmaz bir performans sergileyen Philippe Torreton yer alıyor. Oyuncunun film boyunca gösterdiği fiziksel değişim, filmin inandırıcılığına ciddi bir katkı sağlıyor. Kamera kullanımındaki klostrofobik etki ise izleyicinin Alan Maécaux ile beraber an be an umudunu yitirmesine neden oluyor.

Yönetmenin katılımıyla gerçekleştirilen gösterim, festival izleyicisi tarafından dikkate değer bir ilgi gördü. Filmin ardından yapılan söyleşide, film boyunca tırnaklarını yemiş izleyiciler, yönetmeni Fransız adalet sistemi hakkında soru yağmuruna tuttu. Sanki gözaltında kayıplarla, işkencelerle, cezaevleriyle dünya sıralamasının en üstlerinde olan bir ülkenin değil de güvenilir bir adalet mekanizması olan bir ülkenin vatandaşlarıymışçasına yönetmene isyan ettik. Tekrar tekrar sorulan soru; yönetmenin Alan Maréaux’ın anılarına sadık kalıp kalmadığı, film dikkat çeksin diye durumun abartılıp abartılmadığıydı. Kimsenin aklı almıyordu, ortada doğru dürüst delil yokken, saçma sapan iddialarla, savcıların hâkimlerin keyfi tavırları yüzünden insanlar nasıl onca yıl tutuklu kalırdı. Bizim Türkiye’de hiç alışık olmadığımız şeylerdi bunlar. O yüzden yönetmene yüklendikçe yüklendik. Bu Fransa ne sanıyordu kendini? Böyle adaletsizlik olur muydu hiç?

Kendi adıma rahatlıkla söyleyebilirim ki “Yargısız (Presumé Coupable)” festivalde izlediğim en iyi filmlerden biriydi. Gösterime girer mi bilmiyorum ama denk gelirseniz kaçırmayın.

Festivalin izleyici tarafından coşkuyla karşılanan bir diğer filmi ise İran yapımı “Hoşça Kal” idi. Cannes Film Festivali’nin “Belirli Bir Bakış” bölümünde, En İyi Yönetmen ödülü alan film, insan hakları aktivisti olan bir kadının özgürlük çırpınışlarını son derece sade bir dille aktaran çarpıcı bir yapım. Politik görüşleri yüzünden çalışma lisansını kaybetmiş bir avukat olan genç kadın, artık kendi ülkesinde yabancı olmaya daha fazla katlanamaz ve İran’dan kaçmanın bir yolunu arar. Bir yandan sistemin içinde soluk alacak yer bulamazken bir yandan da hamileliğinde yaşadığı zorluklar onu git gide köşeye sıkıştırır.

Gündelik yaşama dair telaşsız bir dille aktardığı detaylar filmin en kuvvetli tarafı. Yönetmenin ışık ve renk kullanımındaki cesur kontrast tercihleri ve kaplumbağa metaforu ise izleyicinin karakterle bütünleşmesini kolaylaştırıyor. Ama sanıyorum filmin yarattığı etkiyi daha da kuvvetlendiren şey, muhalif görüşleri yüzünden Jafar Panahi ile beraber hapis cezasına çarptırılan yönetmen Mohammad Rasoulof’un kendisi ve filmi hakkında söyledikleri oldu. Ülkesi tarafından düşman için film çeken bir vatan haini olarak görüldüğü söyleyen yönetmen, filmi yurtdışına gizlice çıkarmak zorunda kalmış. İran’da gösterilmesi yasak olan filmin çekimleri içinse iki ayrı senaryo hazırlanmış.

“Circumstance” ve “A Seperation” gibi son dönemde dikkat çeken İran filmleriyle beraber ele alındığında, “Hoşça Kal” sistemin içinde sıkışıp kalmış kadın kimliğinin kendine nefes alacak alan yaratmaya çalışmasını dupduru bir anlatımla gözler önüne seriyor. “Hoşça Kal”, siyasal ve toplumsal baskının insanı, özellikle de kadını, sistemin içinde nasıl köşeye sıkıştırdığını görmek ve belki de örnek almak için izlenmesi gereken bir film.

Yorum Girin