“Michael”, “Nefes” ve “Mavi Kod”


Güzin Tekeş

 

Gözlüklü, orta yaşlı, son derece sıradan bir adam yine sıradan bir iş gününün ardından eve gelir. Paketleri yerleştirir, sofrayı hazırlar ve bodruma inen ses geçirmez malzemeyle kaplanmış kapıyı açar. Merdivenleri iner, sadece dışarıdan kilitlenebilen mavi boyalı başka bir kapıyı açar. Sinir bozucu bir bekleyişin ardından içerden 10 yaşında dünyalar güzeli bir oğlan çocuğu çıkar. Sinemaya, filmin konusunu bilerek gelmiş olsanız da bu andan itibaren nefesiniz daralmaya başlar. Zaten pedofili gibi son derece hassas bir konuyu işleyen bir filmin, fazla ileri gitmeyeceğini düşünerek rahatlamaya çalışırsınız. Yönetmenin birçok şeyi göstermeden anlatacağı kesindir ama hayal gücünüzün gösterilmeyeni tamamlaması kaçınılmazdır.

Daha önce Michael Haneke ve Ulrich Siedl ile yaptığı çalışmalardan tanıdığımız Markus Schleinzer’in ilk yönetmenlik denemesi olan  “Michael” oldukça cesur bir film. Duygu sömürüsü yapmadan, müzik ve ışık oyunlarına yüklenmeden kurgulanan film, istismara maruz kalan çocuğun değil, istismarcısının hikâyesini anlatıyor. Daha konuyu duyduğumuz anda istismarcı “Michael”a duyduğumuz nefret film boyunca değişmese de onu tanıdıkça aslında ne kadar sıradan biri olduğunu görmek, ne kadar bize benzediğini fark etmek rahatsızlığımızı ikiye katlıyor. Küçük çocuğun film boyunca izlediğimiz itiraz etmeyen, kabullenmiş tavrı ve dikkatli olunursa her şeyin ne kadar mümkün olduğunun ima edilmesi böyle eğilimleri olanlara ilham verebilir endişesiyle beni biraz fazladan sinirlendirmiş olsa da film doğru detaylara temas ediyor.

Son derece basit ama katı sinematografisi, film boyunca neredeyse hiç hareket etmeyen kameranın filmin sonunda Michael’in annesiyle beraber merdivenlerden inip çıkması, son sahnede seyirciyi kıvrandırarak finale ulaşması filmin belki de en büyük artıları.  Yine de trafik kazası fikrinin iki kere kullanılmış olması, filme hiçbir katkısı olmayan sadece süreyi uzatmak için eklenmiş kayak tatili sahneleri düşünülünce filmin çok büyük bir şansı elinden kaçırdığını söylemek mümkün.

Filmi 2011′de Cannes’da izleyen New York Films Critics Circle üyesi Mike D’Angelo “WHAT THE FUCK IS WRONG WITH EVERYONE IN AUSTRIA. SERIOUSLY.” diye bir tweet yazmış. Zira Haneke ve Schleinzer’in üzerine Karl Markovics’in “Nefes”ini koyunca, benim de aynı soruyu sormamam mümkün değil.

Yine festivalin en dikkat çeken filmlerinden biri de “Nefes (Atmen)” idi. Genç yaşına rağmen Saray Bosna Film Festivalinde “En İyi Erkek Oyuncu” ödülünü kazanan başrol oyuncusu Thomas Schubert’in de katılımıyla gerçekleşen gösterim hıncahınç doluydu.

Islahevinde kalan ve şartlı tahliyesi için bir an önce bir işe girmeye çalışan, 19 yaşında genç ve yalnız bir adamın hikâyesi “Nefes”. Yetimhanede büyüyüp daha dış dünyayla tanışmadan 14 yaşında işlediği bir suç yüzünden yetimhaneden ıslahhaneye yatay geçiş yapan Roman, kendine sıra dışı bir iş bulur ve şehir morgunda çalışmaya başlar. Görevi cesetleri evlerden ya da hastanelerden alarak, temizleyip giydirerek defnedilmeye hazır hale getirmektir. Ölümün soğuk ve katı gerçekliğiyle yüzleşen Roman, bir yandan da onu henüz bebekken terk eden annesini aramaktadır.

Yine bir Avusturyalı yönetmenin ilk filmi olan “Nefes” de “Michael” gibi tehlikeli sularda yüzen bir film. Çocuk istismarı kadar olmasa da bu kez de izleyiciyi ölümle, ölümün kimsenin bilmek istemediği kısmıyla yüzleştiren film oldukça sarsıcı. Yine de benzerleriyle kıyaslandığında izleyiciye bir parça da olsa umut ışığı veriyor.

Tereddütsüz festivalin en rahatsız edici filmi ise “Mavi Kod (Code Blue)” idi. Film bizi ölüm döşeğindeki hastalarının bir an önce ölmelerine yardım eden ölüm melekliğine soyunmuş bir hemşirenin yalnız ve soğuk hayatına götürüyor. Özellikle filmin ilk yarısı boyunca hastanede geçen ve neredeyse diyalogsuz akan sahneler, bu sessizliği dolduracak müziklerden de uzak durunca izleyiciyi bir ölüm sessizliğinin ortasına bırakıveriyor.

Hemşirenin ifadesiz yüzü, eşyasız ve süssüz evi, filmin durağan ve sessiz planları, ölüm döşeğindeki bir hastanın çaresiz ve bitmek bilmeyen bekleyişini yaşatıyor izleyiciye. Ancak Urszula Antoniak’ın yönettiği film, ikinci yarıda adeta eksenden kayarak bize hemşirenin histeri krizlerini izletmeye başlıyor. Bu sahneler de yine aynı rahatsız edicilikte çekilmiş olsalar da ölümden cinselliğe kayan tema biraz hayal kırıklığı yaşatıyor. Yine de görselliği ve huzursuz edici atmosferiyle “Mavi Kod”, festivalin hatırlanacak filmlerinden biri oluyor.

Yorum Girin