Suriye Savaşı’na birebir şampuan: 
Sınırsız biat için “biomen toplumu”nun yaratılışı


Ece Temelkuran

 

 
 

 

“Kadın kıyafeti giymiyorsan, kadın şampuanı da kullanma! Artık yüzde yüz erkek şampuanı  Biomen var! Erkeksen Biomen kullanırsın” diyor Hitler, bu sözlerle dublaj yapılmış bir reklamda, tüm televizyon kanallarrında, her gün ve her gece. İzahı olmayan bu şampuan reklamı bir zorlama değişimi ya da bir ülkenin savaşa hazırlanmasını gayet iyi izah ediyor.

 

22.07.2007: İktidardaki ikinci dönemine giren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan parti merkezinin balkonunda kendisini izkeyen kalabalığı “bayrakları havaya kaldırmaya” davet etti.

“Bayrakları göreyim! Şimdi hep beraber: Tek ulus, tek ülke, tek bayrak, tek devlet!”

Ana akım medya onun bu sözlerinin şu sözlere ne kadar benzediğini o günlerde farketmedi bile: “Ein Staat, ein Volk, ein Führer!” (Tek devlet, tek halk, tek önder) Ne de şu sözleri demokrasi algısı hakkında bir şüphe doğurdu: “AKP’ye oy vermeyenler bu ülkenin çeşitliliğidir.” O gün yazdığım yazıda Başbakan’ın AKP’ye oy vermeyen halkı konuşmasında “Türkiye’nin garnitürü” olarak adlandırdığını yazmıştım. Diğer hükümet karşıtlarının başına geldiği üzere AKP karşıtı olmakla ve dolayısıyla demokrasi karşıtlığıyla suçlandım. AKP yandaşları aynı zamanda AKP seçimlerde çoğunluk oyunu aldıktan sonra başlayan “Ergenekon operasyonları”nın kanunsuzluğunu eleştirenlere de aynı tarifeyi uyguluyorlardı. Ergenekon olası ordu ve güvenlik güçleri bağlantıları olduğu savunulan gizli, Kemalist ve aşırı milliyetçi bir örgüt olarak biliniyor. Yazarlar, gazeteciler ve emekli generaller müphem Ergenekon iddanameleriyle tutuklandığında demokratik seçimle işbaşına gelmiş bir hükümeti devirmeyi planladıklarını düşündüğümüzden çoğumuz suskun kaldık.

 

29.3.2009: Yerel seçimler yapıldı. AKP’nin zaferi bu kez pürüzsüz değildi. Bu kez ağırlıklı olarak Kürt vatandaşların yaşadığı Güneydoğu’da halk AKP’ye yeterince oy vermedi. Akp’nin Kürt şehirlerinde uğradığı yenilginin hemen ardından, AKP’nin yeterince pohpohlanmadığı bu illerde Türkiye bir seri “KCK operasyonu” ile tanıştı. Bu yeni yoğun hukuk kampanyasında AKP’nin, yani demokrasinin bu defaki düşmanı “Kemalist elit” değil “Kürt teröristler” idi. Hükümete göre KCK silahlı mücadele sürdüren PKK’nın şehir kanadıydı ve Türkiye her tür anti-demokratik tehditten temizlenmeliydi. Bunun sonucu olarak Ergenekon ve KCK’ya karşı eşzamanlı operasyonlar birbirini izlemeye başladı. Anti-terör kanunu kullanılarak, hükümete yakın görüşleriyle bilinen ve özel yetkilerle donatılmış savcılar tarafından yapılan tutuklamalarla gözaltılar hızla artıyordu. Hükümet tarafından da kabul edilmek zorunda kalınan İnsan Hakları Derneği raporlarında gözaltındaki insanların sayısındaki artış %100’ü aşmıştı. 2009’da tutuklu 37 gazeteci vardı. O zamanlar bizi daha beter günlerin beklediğini henüz bilmiyorduk.

 

12.09.2012: Anayasa’nın bazı maddelerini değiştiren referandum. Kadın ve çocuk özgürlükleri konusunda birkaç süsleme maddesi dışında AKP’nin bu anayasa değişikliğindeki amacı Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nin yapısı idi. İktidardaki ilk iki döneminde bu kurumlar AKP’nin hukuken elini kolunu bağlama işlevi görmüşlerdi. Güçlerin ayrımı prensibinin zarar görmesine karşı koyan siyasi muhaliflerinin üstesinden gelebilmek için hükümetim propaganda makinesi “Anayasa değişikliklerine ‘evet’ oyu vermeyenler, askeri anayasa istiyor” fikrini pompalamıştı (Mevcut Anayasa 1980 askeri darbesi sonrasında hazırlandığı ve onaylandığı için.)

Beklendiği üzere AKP’nin referandum zaferi üst hukuki kurumlardaki yapısal dengeyi hükümet lehine değiştirdi. Bu değişiklik ile hükümet bağımsız bir hukuğun sağladığı kontrol ve denetimler olmaksızın çalışma kapasitesine sahip oldu. Erdoğan bir kez daha meşhur balkonda belirerek “Milletimiz ‘evet’ dedi, artık daha ileriye gideceğiz” dedi. Ve öyle de yaptı.

 

12.Haziran.2011’de büyük bir zaferle iktidarda üçüncü dönemine hak kazanınca, Erdoğan’ın balkon konuşması ulusal ve ana akım medya tarafından “yeni Anayasa için görüş birliği talebini alçak gönüllülükle” dile getirdiği bir konuşma olarak vaftiz edildi. Başbakan Erdoğan: “Kimsenin bir şüphesi olmasın ki, bize oy verip vermediğinize bakmadan büyün inançlar ve yaşam biçimleri bizim onurumuzdur” demişti.

 

O zamanlar kimse “balkon konuşması”nın demokratik bir kurum olmadığının, demokrasilerde ‘onur’un fikir özgürlüğü için bir garanti olmadığının üzerinde durmadı.

 

Oysa abartılmış “alçak gönüllüğün” altında sözleri gayet açıktı. Ülkede AKP taraftarları çoğunluk, siyasi yelpazenin geri kalanı da azınlık olarak kabul edilmekteydi. Bunun sonucu olarak karşıt fikirlerle bir ortak görüş oluşturma sadece Başbakan’ın keyfine kalmıştı.

 

Sonuçta AKP Türkiye’de iktidara askeri anayasayı kaldırmak ve “ileri demokrasi”yi getirmek için gelmemiş miydi? Siyasi tutuklamaların yoğunlaşmasına karşın demek ki ülkenin çoğunluğu hala “AKP eşittir demokrasi” söylemine inanmaktaydı.  Bu süreçte altıyüzden fazla öğrenci, yüzden fazla gazeteci ve altıbini aşkın Kürt siyasi aktivist, tümü de terörist suçlamasıyla hapse atılmıştı.

 

Hukuk sisteminin tarafgirliği, özel mahkemeleri, anti-terör kanunları ve yıllar süren hükümsüz tutukluluklarıyla ortadaydı. İlk Ergenekon tutuklamalarının üzerinden beş yıl geçmiş olmasına karşın mahkeme tek bir hükme varmamıştı. KCK davası da benzer bir durumdaydı, tek bir farkla: yaratılan terör artık sadece Kürt vatandaşları değil, Türk vatandaşları da etkilenekteydi. İddianamelerde gizlice dinlenmiş telefon konuşmalarının ve geniş alan taramalarının tapeleri birbiri ardına yer aldı. Suçlananların şahsi konuşmaları yandaş medyaya sızdırılarak “büyük birader”in her gün giderek daha da büyüdüğü halkın beynine kazındı.

 

31.Ekim.2011’de Profesör Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun tutuklanmaları Türk siyasi erkinin artık nelere kadir olduğunun bir göstergesiydi. Saygın profesör Büşra Ersanlı BDP Siyaset Akademisi’nde dersler verdiği için suçlandı. Uluslararası üne sahip Ragıp Zarakolu ise Ermeni ve Kürt sorunları hakkında kitaplar yayınladığı için KCK üyesi olmakla suçlanarak göz altına alındı. Bu noktadan itibaren hükümet gazetecilerin, sendikacıların ve siyasetçilerin artan tutuklamaları yüzünden uluslararası örgütlerin eleştirilerine muhatap olmaya başladı. Uluslararası ve bağımsız insan hakları örgütleri, Avrupa Birliği ve ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton sorunu masaya yatıranlardan bazılarıydı. Hükümet bu gelişmelerin sonucunda bir parça ödün vermeye zorlandı; ama sadece bir parça! Sadece özgürlük ve demokrasiyi andıran bir film seti canlandıracak kadar.

 

18 Mart’ta hapisteki 106 gazetecinin en sembol isimleri Ahmet Şık ve Nedim Şener salıverildiklerinde olayı TVlerinden izleyen binlerce kişi sevgi ve utanç duyguları arasına sıkıştılar. Ergenekon örgütüne yardım ve yataklık etmekle suçlanmalarına karşın sadece güvenlik güçleri ve istihbarat servisleri içindeki yandaş yapılanmayı ortaya çıkaran kitaplar yayınladıkları için bir yıllarını hapiste geçirmişlerdi.

 

OdaTV davasını takip eden bir avuç cesur meslektaşları sayesinde Türk toplumu sonunda Ergenekon ve KCK davalarından tutuklu binlerce zanlının en azından bir kısmının hapiste gerçek deliller olmaksının tutulduğunu anlamıştı. Haklarındaki iddianame mahkemede okunurken iddiaları canlı olarak tvitleyen meslektaşları ve avukatlar sayesinde birçok kişi insanların haklarında tek bir geçerli suçlama olmaksızın yargılanabildiğinin farkına vardı.

 

Hapisteki üniversite öğrencilerinden biri de aynı zamanda “poşulu çocuk” olarak bilinen Cihan Kırmızıgül’dü. Cihan, iki yıl önce yanlış bir zamanda, yanlış bir kıyafetle; bir poşu ile bulunmuştu. Olay mahallinde bulunan tek görgü şahidinin ifadesini ihmal eden polis Galatasaray Üniversitesi’nin Kürt öğrencisinin çevrede bulunan bir bombayı yerleştiren örgütün üyesi olduğunu iddia etti. Kırmızıgül cezaevinde iki yıl geçirdi.

 

23 Mart’ta sekizinci duruşmada hukukun ender mucizelerinden biri gerçekleştiğinde kararı bekleyenler aynı kızgınlık ve mutluluk duygusu arasında kaldılar. Mahkeme tutuksuz yargılanmak üzere Kırmızıgül’ü tahliye etti. Kırmızıgül ilk demecinde Ahmet Şık’ın sözlerine benzer bir konuşma yaptı: “Şimdi nedensiz içerde tutulanlar için savaşma sırası bende.”

 

Şık, Şener, Ersanlı, Zarakolu ve Kırmızıgül kamuoyunun tanıdığı bir kaç isim. Onların davaları hala büyük bi izleyici topluluğu tarafından izleniyor. Bu yüzden siyasi otorite için serbest bırakılmalarının iyi bir tercih olduğu kişiler. Onların salıverilmeleri toplumda birikmekte olan hıncın sakinleştirilmesine neden oldu. Bu olay, milyonlarca insanın hükümetin sadece entellektüellere karşı değil, toplumun bütün kesimlerinden insanlara karşı sürdürdüğü baskı politikalarına sessiz kalması üzerine oynanan kirli güç oyunlarında akıllı bir adımdı.

 

Tüm bu toptan tutuklamalar ve ender tahliyeler arasında Başbakan Erdoğan “yeni dindar nesil” projesini açıklayıverdi. Sözlerinden anlaşıldığı kadarıyla bir çocuk dindar değilse ya bir serseri ya da tinerci olabilirdi. Ama dindar gençler arasında bile Başbakan’ın kişisel tercihi çok belirgindi. Erdoğan’ın aynı zamanda itaatkar olan gençlerden hoşlandığını diğer konuşmalarından öğrendik. Sonunda “biomen”in yukarıda anlatılan süreç aracılığıyla yaratıldığını da ilan etti:

 

“Dine bağlı bir gençlik istiyorum. Kinine bağlı bir gençlik!”

 

Bu açıklamanın ardından AKP’nin gençlik yapılanması güçlü, yenilmez ve tartışılmaz lideri öven sloganlarla başladı. Sadece onlar değil, halkın yarısı da onun ülkeyi yönetmek konusunda en iyi seçenek olduğunu düşünüyor. Hiç bir aktif direniş olmaksızın sendika birlikleri kıyameti koparmıyor, akademisyenler itiraz etmiyor ve son olarak siyasi alternatif sunan siyasetçilerimiz yok. Biri “demokrasimizin” eksiklerini kanıtladığında liderin savunucuları hemen şu sözün arkasına sığınıyor: “Tayyip Beyin haberi olsaydı!”

 

Aynen Hitler rejiminin en ünlü sözü gibi: “Eğer Führer’in haberi olsaydı!”

 

Burada vurgulamak istediğim Başbakan ile Hitler’in benzerliği değil, Hitler’in yönetimindeki Alman toplumuyla Türk toplumu arasındaki paralellik. Ne zaman yanlış bir şeyler olsa, bunun düzeltileceğine dair Başbakan hemen “şahsi söz” veriyor. Halka seslenme imkanı bulacağı balkonlar ve sözlerine sonsuz güven olduğu sürece Türkiye demokrasisi güvende! Hükümetçe yaratılmış “biomen insanları” çoğunlukta olduğu sürece ne söylese gerçek.

 

Hissizleşmek, denebilir ki, bir toplumun tutulabileceği en umarsız hastalık. Irak sınırında Uludere katliamı gerçekleşti, çoğu 12-17 yaşlarında çocuklar olan 35 Kürt öldü. Aman sus! 35 kişinin canlı canlı yakıldığı Sivas katliamı davası zaman aşımına uğradı bazı zanlılar yargılanmaktan kurtuldu! Şşşşşş! Bu davanın sanıklarını bila bedel savunan bütün avukatlar bugün AKP yetkilileri! Aman konuşma! Hükümet karşıtı ifadelerde bulunan herkes tutuklanma tehdidiyle yaşıyor! Pozantı Cezaevi’nde tecavüze uğrayan çocukları işkence görecekleri başka bir cezaevine naklettiler! Aman sakın! Wikileaks ve Stratfor Başbakan’ın İsviçre’de gizli hesapları olduğunu yazıyor! Şşşşşş! Hükümet önce kendi medyasını yarattı, sonra da geri kalan gazetecileri susturdu! Bütün telefonlar dinleniyor! Aman sus! 20. Yüzyıl’ın kötülük sembolü bir şampuan reklamının yıldızı oldu! Bu ne cüret! Şşşşşşş!

 

Savaş yaşamış ülkelerin entellektüelleri sanırım savaştan önceki birkaç yılın savaştan da kötü olduğu konusunda hemfikirdir. Hissizlik, yapay bir nefret, eleştiriye duyulan düşmanlık, insan eliyle yaratılmış kaos ortamı, vicdanın yok oluşu, sürdürülen bilgisizlik, iktidarın şizofrenik söylemi ve sistem dışı insanlara uygulanan şiddet bu dönemin özellikleridir.

 

Geçtiğimiz günlerde Güney Kore’de ABD Başkanı Obama ile yaptığı görüşmede Başbakan Erdoğan Türkiye’nin Suriye ile savaşa hazır olduğunu ima etti. Henüz hiçbir ülke bu pis iş için ellerini kirletmeye niyetli değilken Türkiye bu imkansız görev için hazır gibi görünüyor. Gerekli “biomen insanları” üretimi tamamlandığından ve bu sürece itiraz edeceklerin çoğu cezaevlerinde olduğundan Türkiye hazır. Biomen insanları özellikle bu iş için üretilmedi elbette, ama bir ülke dolusu “biomeniniz” varsa, bu ülkenin önündeki savaşa çok yararlı olabilir.

 

2001’de Irak işgali görüşülürken AKP Meclis’te bu işgale katılmak için çok çaba sarfetmişti. O günlerde bu uğraş Türkiye’deki savaş karşıtı koalisyonun gücü sayesinde başarılı olamadı. Ama şimdi? “Bölgenin yeni Osmanlıları” ve “komşularla sıfır sorun”dan “bölgenin işgal gücü”ne! Bu son derece tehlikeli gelişmeye karşı duran çok az sayıda insan var bugün.

 

1 Nisan’da “Suriye’nin Dostları” toplantısı İstanbul’da yapıldı. Belki de liderimizin bu konuda ne yapmaya karar verdiği haberlerini bir sonraki gün biomen gazetelerinde okuyacağız.

 

Ama o güne kadar…. şşşşşşşşş!

Yorum Girin