Karanlıkta Kalanlar, Dipnot ve Bok Çukurundaki Kadın


Güzin Tekeş

Festivalin konusu itibariyle izlemesi zor filmlerinden biri de “Karanlıkta Kalanlar (In Darkness)” idi. Başrol oyuncularından Benno Fürmann’ın “filmin keyfini çıkarın diyeceğim ama filmde keyif alınacak pek bir şey yok” sözleriyle sunduğu film, II. Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, işgal altındaki Polonya’da geçiyor.  Adına yaraşır şekilde yarı karanlıkta geçen film, Polonyalı Katolik bir kanalizasyon işçisi Socha’nın, gettodan kaçmak için kanalizasyona bir geçit açmaya çalışan bir grup Yahudi ile karşılaşmasıyla başlıyor.  Önceleri para karşılığı, onları, avucunun içi gibi bildiği kanalizasyon tünellerinde saklamayı kabul eden Socha, zamanla vicdanı ile kendini ve ailesini koruma dürtüsü arasında kalıyor. Kanalizasyonda saklanan Yahudiler olduğu söylentileri artıp, ölüm çemberi daraldıkça karanlık kanalizasyon tünellerinde feci bir ölüm kalım mücadelesi başlıyor.

David F. Shamoon’ın, Robert Marshall’ın artık basılmayan kitabı “Lvov Lağımcıları (Sewers of Lvov)” kitabından senaryolaştırdığı ve gerçek bir hikâyeye dayanan filmin yönetmenliği için birkaç kez Agnieszka Holland’ın kapısını çalmış. Ancak filmin İngilizce çekilmesini kabul etmeyen Holland onu geri çevirmiş. Nihayet Holland’ın inadı galip gelmiş ve yapımcılar da ikna edilerek filmde tüm karakterlerin orijinal lehçeleri kullanılmış. Bu yıl Polonya’dan “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar adayı olan filmin belki de en kuvvetli yanı dil konusunda gösterilen bu hassasiyet.

Soykırım filmlerinde aşağı yukarı ne izleyeceğiniz bellidir ve “Schindlerin Listesi” bu anlamda çıtayı oldukça yükseğe koymuştur ki kolay kolay rekabet kabul etmez. Yine de “Karanlıkta Kalanlar” Hollywood etkisinden uzak kalmaya çalışan bir film için tatmin edici bir görüntü yönetmenliğine ve birazcık empati yeteneği olan herkesi etkileyecek vurucu birkaç sahneye sahip. Diğer yandan, filmdeki Yahudilerin, felaketin kurbanları olmanın ötesinde insani karakterleriyle ele alınması da filmi benzerlerinin arasında bir adım öne çıkarıyor.

Sonuç olarak “Karanlıkta Kalanlar” bir savaş filminden ziyade bir insan hikâyesi. Film bittikten sonraysa kulaklarınızda hiç susmayan fare sesleri ve o son cümle kalıyor: “sanki birbirimizi cezalandırmak için Tanrı’ya ihtiyacımız varmış gibi…”

Festivalin ilk günlerinde üst üste izlediğim kasvetli filmlerin havası tam üstüme sinmeye başlamışken “Dipnot” ve “Bok Çukurundaki Kadın” filmleri imdadıma yetişti. İki filmin ortak yanı her ikisinin de ülkelerinden “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar’a aday gösterilmiş olması.

 

Yönetmenliğini Joseph Cedar’ın yaptığı, İsrail’in Oscar adayı “Dipnot (Footnote)” dikkat çekici bir kara komedi. İkisi de aynı alanda çalışan profesör bir baba oğlun akademik hırslar uğruna mahvedilmiş aile bağları etrafında örülen film, beklentilerin biraz altında kalsa da kendini keyifle izletiyor.

 

Yıllardır yaptığı Talmud araştırmaları ile her yıl İsrail ödülüne aday gösterilen ancak bir türlü ödülü alamayan Profesör Eliezer Shkolnik, artık ödülden umudunu kesmiş ve hayata küsmüştür. O bir türlü çabalarının karşılığını alamazken aynı alanda çalışan oğlu; Profesör Uriel Shkolnik’in akademik alanda hızla ilerlemesini sindirmekte zorlanan babanın hayatı, gelen bir telefonla aniden değişir. Kurul nihayet bu yıl ödülü ona vermeye karar vermiştir. En büyük arzusuna kavuşacağını öğrenen Profesör, sevindiği kadar endişelenir de. Çünkü ödülü alamadığı yıllar boyunca, onun yerine ödüle layık görülenleri küçümsemiş, ödülün kıymetsiz, göstermelik bir ödül olduğunu iddia etmiştir. Herkes tarafından bilinen bu tavrından dönmesinin hoş olmayacağından endişelense de sevinçten günlük rutinini bile bozar. Bu arada oğul Shkolnik de ödül kurulunda bir telefon alır. Çünkü feci bir yanlışlık olmuştur ve bu yanlışlığı düzeltmek için onun yardımına ihtiyaçları vardır. Aynı alanda çalışan baba oğlun araştırma yöntemlerinin farklılığı çerçevesinde anlatılmaya çalışılan takdir edilme arzusu, bu yanlışlıkla beraber artık saklanması mümkün olmaya bir hale gelir. Artık ya babayla oğul arasındaki tüm ipler kopacak ya da ikisinden biri geri adım atacaktır.

 

Sakin temposuyla dikkat çeken filmin en keyifli bölümleri ise ödül kurulu başkanı Grossman ile oğul Shkolnik arasında geçen söz düelloları. İkisinin de haklı olduğu tartışmada, Profesör Shkolnik’in, egosuyla-baba sevgisi arasında verdiği mücadele görülmeye değerdi. Sonuç olarak, yönetmeninin “entel bir komedi” olarak tanımladığı “Dipnot” belki bir “Eyes Wide Open” değil ama İsrail sinemasının keyifle izlenebilecek örneklerinden biri.

 

Filipinlerin Oscar adayı olan “Bok Çukurundaki Kadın (The Woman in the Septic Tank)” ise ödül kazanacak bir film çekmeye çalışan ve bunun için her yolu mubah gören genç bir yönetmen ve yapımcısının hikâyesini anlatıyor. Film, son derece yoksul bir mahallede 7 çocuğunu doyurmaya çalışan ve çaresizlikten çocuklarından birini, yaşlı bir çocuk istismarcısına satmak zorunda kalan Mila’nın, dış ses tarafından anlatılan acıklı öyküsüyle başlıyor. Tam kasvetli bir film izleyeceğimizi düşünmeye başladığımız anda film yön değiştiriyor ve bizi uluslararası festivallerde bol ödül alacak yoksulluk temalı bir film çekmeyi düşleyen ikiliyle tanıştırıyor. Acıklı hikâyesi hazır olan ikili, bir yandan izleyiciyi nasıl daha fazla ajite edebileceklerini tartışırken bir yandan da en uygun başrol oyuncusunu aramaktadır.

 

Ödül peşindeki yönetmen ve yapımcıları iğnelerken, bir yandan da dünyanın Filipinlere bakışını sivri bir dille eleştiren film, derdini anlatmak için yer yer ileri gitmekten de çekinmiyor. Ancak rahatlıkla söyleyebilirim ki Eugene Domingo’nun tam da gerektiği anda etkileyici performansıyla kontrolü ele alması kesinlikle filmin en büyük artısı. Sonuç olarak “Bok Çukurundaki Kadın” festivale damgasını vuracak bir film olmasa da akıcı temposu ve eğlenceli finaliyle izleyicinin salondan gülümseyerek ayrılmasını sağlıyor.

Yorum Girin