Alet Olmak


Efe Moral

 

 
 

Komplo teorisi falan üretmeye niyetim yok. Çok basit bir yazar sorumluluğundan söz edeceğim. Ama önce genel bir görüntü çizmek lazım.

Öncelikle, dünyanın genel anlamda bir ekonomik ve siyasi kriz içinde olduğunu kabul etmemiz gerekli. Bunun nedenleri ve sonuçları hakkında görüş farklılıklarımız olabilir, ama durum budur. Son yüzyıl tarihinde tanık olduğumuz üzere, kapitalizm her başı sıkıştığında olduğu gibi türlü noktalarda savaş tamtamlarını çalmaya, demokrasi şiarlarıyla iktidara gelen hükümetler siyah giyimli taburlarını sokaklara dikmeye başladı bile. Çok farklı sosyal coğrafyalarda; ABD’den Yunanistana; Mali’den Rusya’ya bu gelişim gözlenebiliyor.

Türk basınının çok sevdiği deyimle, “tarihi bir süreçten geçiyoruz.”

Ancak Türkiye’nin durumu, Türk basınını neredeyse haklı çıkaracak ölçüde bu kez gerçekten biraz farklı. Dünya hızla post-modern bir istibdada yönelmişken, Türkiye bir baskı tarihi olan 20. Yüzyıl gelişmelerinin üzerine yeni otokrasi açılımları gerçekleştiriyor.

Evet, buna itiraz edebilirsiniz. “AKP Hükümeti hiç mi iyi bir şey yapmadı, onları neden görmüyorsunuz?” veya “birkaç olumsuz gelişmeyle on yıllık iktidarı mahkum etmek ne kadar doğru” diyenleri duyar gibiyim. Ama burada benim yazacağım ve sizin görmek istemediğiniz bir model var: Türkiye tarihinde idarelerin devleti değil, devletin idareleri biçimlendirme geleneği. Model bu, ve ne üretim biçimi değişiklerinde, ne de konjonktürel değişikliklerle değişmiyor, sabit kalıyor, ancak sosyolojik nedenleri bu makalenin amacını aşar nitelikte.

Sadece şu üçgenden bahsetmek mümkün:

1. Toplumun devlet mitinin ve ideallerinin değişime dirençli yapısı;

2. Kültürün, (semboller setinin yapısı yüzünden) kavramlardan çok kişilere bağlı gelişimi;

3. Ve İslamın uygulama olarak değil ama yaşam miti olarak toplumun büyük çoğunluğunun kararlarına etkisi.

Yine bu yazının amacını aşan 3 madde sıraladık. Ama başlığımızla ve mesajımızla uyum içinde kalmak zorundayız. O yüzden sadece 2. maddeyi açarak yolumuza devam edeceğiz.

Siyasi yelpazenin neresinde durursanız durun, rakamları algılamıyor olamazsınız. Yüzde ona yakın bir halk desteğine sahip bir siyasi oluşum, söyleminden “milletin arzusu” kavramını hiç düşürmeyen bir iktidar tarafından birlerle ifade edilecek şekilde hapse atılıyor. Yüzü aşkın, çok değişik siyasi görüşleri temsil eden bir gazeteci ordusu hapiste. Kadınlar, çocuklar, muhalif gruplar sürekli erkek egemen bir kültürün tehditi altında. Bütün bu kesimleri devlet ve uzantıları tek bir başlık altında görüyor: “terörizm.” Ve devlet o kadar kendinden emin ve halka karşı fütursuz ki, tarihin teröristlerce kurulan devletlerle dolu olduğunu, hatta bir tanesinin kendi kişisel kahramanları olduğunu unutmuş gözüküyor.

Yani değişim söz konusu. Yani konu ne doğru meselesi değil böyle bir düzlemde. Değişim gelecek, ve değişim bugün savunulan, bugün sunulan çözümler çerçevesinde şekillenecek. Konu haklının, ezilenin ve gerçeğin yanında yer alma konusu.

Bir önceki paragrafta kullandığımız isimlere bir göz atalım: Değişim, doğru, haklı, ezilen ve gerçek. Bunları okuduğunuzda, tüm okuyucularla birlikte aynı şeyi algıladığınızı düşünüyorsunuz değil mi? Türkçe ikinci diliniz değilse yanlış düşünüyorsunuz. Çünkü bu kavramlar, kavram bağlamında düşünemeyen zihinlerde, bu yazıda özellikle örneklenmediği için ya hiç birşey ifade etmiyor; ya da bireylere ilişkilendirilerek anlam kazanıyor zihinlerde.

Ve buna müsait olduğu için kafalarımız, kişiler ve onların öyküleri sayesinde algımız koşullanmaya çok uygun. Alet olmak burada giriyor devreye. Yaptığımız işin, kişisel tarihimizin, psikolojik altyapımızın hep olay ve kişilere bağlı bir değerler bütünü var. Yaşadıklarımız, kavramlardan oluşan prensiplerimize değil de, bu kişisel olan ve etrafta milyonlarca farklı biçimde bulunan algılara çarparak değerlendiriliyor ve topluma geri yansıyor.

Yani alet oluyoruz. Toplumsal mühendislik kolaylaşıyor. Yönetilmeye, etkilenmeye, gaza getirilmeye hatta savaşa uygun bir toplum haline geliyoruz. Buna doğal olarak kişisel ve maddi çıkarlar/çıkar umutları da eklenince kimyasal deney başarıyla sonuçlanıyor.

Basına bir göz atın. Yazdığı her yazıda, tek ve tercihan kendinden ünlü bir kişiyle uğraşan; en azından bir cümleyle ona giydiren “genç” yazarlar göreceksiniz. Sosyal medyaya bakın, akil, sakin, özgürlükçü hatta liberal “bilim insanlarının”, bir kişinin yazdığı herhangi bir 140 karakter üzerine kırmızı görmüş boğa gibi saldırıya geçebildiğini izleyeceksiniz.

Çok kişisel bir yapısı olan, hatta elektronik günce niteliği taşıyan ortamların, bir “klik disiplini mahkemesi”ne, hatta vahşi bir “vurun kahpeye” lincine dönüşebildiğini izleyebilirsiniz. 2500 sözcükten oluşan makalelerden editörün gözünden kaçmş bir imla hatası seçip, yazarına davalık hakaretler eden “doktora öğrencileri,” “akademisyenler,” “köşe yazarları” dolu toplumumuz.

Ama değişim söz konusu. İnsanlık tarihi, değişime karşı koyan devletler, onların “aletleri” ve devletleri, milletleri yüceleştiren söylemlerle dolu. İlkçağ’da, mağarada yaşayan insan için kimbilir etrafındaki 30-40 kişiden oluşan toplum ne kadar kutsaldı. Yazının ilk icadını yaşamış “millet”lerin kaçının adını hatırlıyorsunuz? Ama her değişim sürecinde, önce varolan kavramlar kutsallaşır, cebir niteliğine bürünür, sonra da kaçınılmaz sona kavuşur; tarihin derin sularında kaybolur. Onların yerini, yine aynı kadere mahkum yeni kavramlar alır. Hiçbir otorite, kavram, düzen buna karşı duramaz. Sizin durabilir sanmanızın, buna aklınızın isyan etmesinin tek nedeni, milleti, devleti kavram olarak düşünmemeniz, bireyleştirmenizdir: millet Türkler, devlet de Türkiye olarak algılandığında bu sonuç tahammül edilemez hale gelir aklınızda. Oysa mesela Madagaskar’da artık devlet olmasa, insanlar düzenli bir anarşi içinde yaşamaya başlasalar, belki “ne enteresan” bile dersiniz.

İnsanlık kavramlarla gelişiyor. Gelişimin büyük rüzgarında imparatorlukların, çok uluslu şirketlerin, endüstrinin, milletlerin ve devletlerin esamesi bugüne kadar hiç okunmamıştır. İnsanı yanına alan gelişim başka bir dönüşüme hammadde olacak, diğerleri büyük dalganın üzerindeki köpükler olarak yollarına devam edecekler.

Günlük uğraşları içinde başlarını kaldırıp, etrafta onlardan daha fazla değer gördükleri için minik bireysel çatışmalara garkettikleri değerlerle uğraşmaktan başka iş güç bulamayan insan türü de elbet bu değişimde bir rol oynayacaktır: başlığı “alet olmak” olan bir yazıya ilham olmak gibi…

Yorum Girin