“The Wall” Yine… Yeniden…


Güzin Tekeş

Festivalin açılış filmi olarak Pink Floyd grubunun efsanevi “The Wall” albümünden ilham alınarak çekilmiş aynı adlı filmi seçmiştim. Türkiye’de genellikle “Geceyarısı Ekspresi” filmine karşı yürütülen nefret kampanyalarıyla tanınan ünlü yönetmen Alan Parker, “The Wall”la yine oldukça provakatif bir filme imza atmış. İzleyiciyi, delilikle dâhilik arasındaki ince çizgide yürüyen bir rock yıldızının zihninde dolaşmaya çıkaran film, yer yer halüsünatif görüntüleriyle insanın aklını başından alıyor. Elbette, 1982 yapımı olan filmin teknolojisi bugünle kıyaslandığında çok geride kalıyor. Yine de kendi dönemi için son derece başarılı olan animasyonları ve görsel efektleriyle beraber, kaç yıl geçerse geçsin tazeliğini koruyan mesajı filmi başyapıtlar arasına taşıyor. Nerdeyse hiç diyalogsuz, tüm derdini müziklerle anlatan bir film “The Wall”.

En yüzeysel ifadeyle uzun metrajlı bir Pink Floyd klipi olarak tanımlanabilecek film “In The Flesh” eşliğinde Pink Floyd’un konserinden bir görüntüyle başlıyor. Sonraki iki şarkı “The Thin Ice” ve “Another Brick In The Wall (Part I)” da Pink’in çocukluğu ve babasının II. Dünya Savaşı’ndaki ölümünü anlatılıyor ve duvara ilk tuğlalar burada koyuluyor. Bu bölümdeki savaş sahnelerinin son derece gerçekçi atmosferi “savaş öldürür” mesajını en net şekilde zihinlere yerleştiriyor. “The Happiest Days of Our Lives” ve “Another Brick in the Wall (Part II)” şarkılarında ise Pink’in izolasyonunun bir sonraki aşamasına geçiyoruz. Hele sinema salonunda “we don’t need no education” sözleri yankılanırken hep beraber ayağa fırlayıp eşlik edeceğimizi sandım ama umduğum gibi olmadı :)

“Young Lust”la artık bir rock yıldızı olan Pink’in izolasyon süreci de “One Of My Turns” ve “Goodbye Cruel World” ile tamamlanıyor. “Hey You”, “Is There Anybody Out There?” ve “Nobody Home” eşliğinde yardım çığlıklarını dinlediğimiz Pink,  “In The Flesh”, “Run Like Hell” ve “Waiting For The Worms” ile artık duvarların ardında olmaktan memnun bir faşiste dönüşüyor ki benim için filmin en etkileyici bölümü burasıydı. Parker, farklı olanın yani “öteki”nin var olmasına dahi izin vermeyen totaliter rejimleri anlatırken görsel imkanları sonuna kadar kullanıyor. Finalde ise duvarlar yıkılıyor ve film tüm karanlığına rağmen aydınlık bir sonla bitiyor.

Hani bazı filmler vardır, hep bilirsiniz, hatta birkaç kez de izlemişsinizdir ama beyazperdede görene kadar tam tadına varamazsınız ya, işte “The Wall” onlardan biriydi benim için. Tıpkı birkaç yıl önce, yine festivalde denk gelip aklımı başımdan alan “Apocalypse Now” gibi. İki filmin de savaş ve yabancılaşma üzerine olmasını ise sadece bir tesadüf olarak kabul ediyorum :) Sonuç itibariyle ben daha ilkokula bile başlamamışken çekilen “The Wall”, film festivali sayesinden bana unutulmaz bir anı daha kattı. “The Wall” un ardından izlediğimiz, 230 dakikalık Theo Angelopoulos filmi “Kumpanya”nın yazısıysa artık yarına kaldı :)

Yorum Girin