Sıradan mucizeler


Ece Temelkuran

“Eksik kalmış adalet, bu ülkeye hukuk ve demokrasi getirmeyecek. İfade özgürlüğü meselesi bu ülkede sadece gazetecilerin sorunu değil. 600 civarında üniversite öğrencisi var. KCK davasından 6000’in üzerinde tutuklu var. Bunların hepsi düşünce ve ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirilmesi gereken tutuklamalar… Bunun mücadelesine biz devam edeceğiz. Burada adalet ne zaman sağlanacak? diyeceksiniz… Bu komployu kuran, yürüten polisler, savcılar ve hakimler bu cezaevine girecek. Burada ben and içiyorum. Onlar buraya girdiğinde bu ülkeye adalet gelecek. O cemaat bağlantılı, o çete bağlantılı adamlar buraya girecek. Çok net bir şey var burada, bu işin asli sorumluları cemaat bağlantılı – burada cemaatçi olan herkesi suçlamıyorum – Ama cemaatçi olup da bir çete faaliyeti gibi çalışan, emniyetteki ve yargının içerisindeki bürokratik örgütlenme içerisindeki adamlardır. Ama siyaseten sorumlusu da AKP hükümetidir, bunlara cevaz verdiği için, sesini çıkarmadığı için. Ama herkes şunu bilsin, bunca baskı ve zulümden o iktidarın korktuğu ama bizim de özlemini duyduğumuz ve mücadelesini sürdürmeye devam edeceğimiz bir hayat çıkacak, bundan korkun!”

Bunlar bir yılı aşkın bir süredir gerçek bir suçlama olmaksızın tutuklu yargılanan gazeteci Ahmet Şık’ın cezaevinden çıkar çıkmaz canlı TV yayınında söyledikleri. Aynı anda televizyonları karşısında binlerin gözyaşlarını tutamadıkları an. Çünkü biz, Türkiye’nin insanları artık acı veren şeylere ağlayamıyoruz, onlara alıştık. Biz artık sadece çok ender görülen adil “mucizeler”e ağlayabiliyoruz, oysa bunlar demokratik bir ülkede standart olması gereken olaylar…

 

Ertesi sabah da tutuklu gazetecilerin bir diğer sembolik ismi, salıverilmesinin sonrasında CNNTürk stüdyolarındaydı. Kısa zaman içinde binlerin gözyaşlarını tutamadığı ikinci andı bu. Nedim bu süreçte ailesinin yaşadıklarından söz etti. Bu anlaşılmaz gözaltı sürecini, bu süreçteki Gülen Cemaatı bağlantılı gazetecilerce sürdürülen “kara propaganda”yı soğukkanlılıkla anlattı. Bunlardan söz ederken gayet sakindi. Ama söz 12 yaşındaki kızına geldiğinde…

 “Kızımın bile soyunmasını istediler. İç çamaşırlarını kontrol ettiler. Güvenlik kontrolünde eteğinin düğmeleri alarm verdiği için herkesin önünde eteğini çıkarttırdılar. Beni görmeğe eteği olmadan geldi.”

Bunları anlattığında gözyaşlarını tutaması, ve aynı anda da tüm Twitter bu acımasızlığa karşı küfürlerle doldu. Nedim Silivri cezaevinde hala tutuklu olan meslektaşlarını hatırlayarak kendini toparladı:

“Müesser Yıldız! Hücresinde donuyor. Adalet Bakanı’na sesleniyorum, lütfen birşey yapın. En azından ona ek battaniye verin!”

Müesser Yıldız ile birlikte cezaevinde Nedim veya Ahmet kadar ünlü olmayan 100‘den fazla gazeteci var. Ulusal ve uluslararası basında yaratılan nümayiş Ahmet ve Nedim’i (aynı davadan yargılanan iki gazeteciyle birlikte) geri almaya yetti. Ama şimdi Türkiye muhalefetinin çoğu Kürt olan diğer 100 gazetecinin isimlerini ve yüzlerini öğrenme zamanı. En son tutuklananlar Ali Buluş, Hamdullah Keser ve Özlem Ağuş, bir ay önce polise taş attıkları için terörist olarak yargılanan Kürt çocuklarının hapsedildiği Pozantı Cezaevi’ndeki tecavüz ve işkenceleri ortaya çıkarmışlardı.

 

Bu yazıyı yazarken, son yazdıklarımı gözden geçirdim ve farkına vardım ki sadece mahkemeler, davalar, gözaltına alınmalar ve mahkumiyetler hakkında yazıyorum. Bu ne bu konuya saplandığım için, ne de yazacak konu paleti geniş olmayan bir yazar olduğumdan. Bunun nedeni bugün Türkiye’de iktidar ve muhalefet arasındaki mücadelenin mahkemelerde yapılması. Siyasi iktidar tüm muhaliflerine aynı reçeteyi uyguluyor. Artık siyasi arenada sözler kullanılmıyor; artık sabahın köründe kapı ziliniz çalıyor ve kamu alanından bir mahkeme kararıyla yoksun bırakılıyorsunuz. Siyasi iktidar muhaliflerinin tümünden, teker teker böyle kurtuluyor. Bu yüzden salıverildikten sonra Ahmet’le ilk konuşmamda bana dedi ki:

“En yakın zamanda gelmelisin. Ama sabah erken gel. Mesela sabah 6’da. Böylelikle kapımı çalanın polis değil de sen olduğunu görünce daha da çok mutlu olayım.”

Bunları duyunca gözlerim yaşardı. Onunkiler de. Daha önce de söylediğim gibi, Türkiye’de artık acılara ağlamıyoruz, demokratik ülkelerde gündelik olan sıradan mucizeler ağlatıyor bizi.

 

Bu yazı 16.03.2012 tarihinde Al-Akhbar Gazetesi’nde yayınlana İngilizce aslından çevrilmiştir.

Yorum Girin