6-7 Eylül manen daha masumdu


Baskın Oran

6-7 Eylül rezaletinde ‘milli hassasiyet’, ‘milliyetçi refleks’ türünden iğrenç savunmalar görmüştük. Ama kimsenin bu rezaletle övünmeye kalkıştığını, bunu bir nefret söylemi için kullanmaya cesaret edebildiğini hatırlamıyorum.

Konu bitmedi. Daha çok şey konuşacağız. Hiç hayret etmeyin: “Hepiniz Ermenisiniz, Hepiniz Piçsiniz” mitingi, evet, kanlı 6-7 Eylül’den manevi olarak daha rezildi.
1) 6-7 Eylül saldırganları, köylü bile değil, sahipsiz, lumpen zavallılardı. Ayaktaki partal pabucu sürüklüyorlardı. Murat anlatıyor (Belge): “Amiralis ayakkabıcı mağazası vardı Beyoğlu’nda. Bu olaydan bir iki hafta sonra yolum düşmüştü. Geniş mağazanın ortasına tahta bir kerevet yapıp kondurmuşlar, üstüne eski, yırtık, patlak ayakkabılar yığmışlardı” (Taraf, 03.03.12).

“Şeherli”ler 
Oysa ırkçı Taksim mitinginin “Piç” pankartçıları giyimliydi. Aralarında birçok blucinli, saçı yapılı ve boyalı, tırnakları manikürlü “modern” genç kadın vardı. Üstelik bunlar, fotoğraflanırken, ellerindeki terbiyesizliği kaldırıp iyice gösterdiler. Marifet yaparmış gibi poz verdiler ve iftiharla sırıttılar. “Ermeni dölü” diyen bakan Meral Akşener ve İzmir’de DTP konvoyunu taşlayan sarışın genç kadının devamı birer “şeherli” idiler. Boşuna yazılmadı, faşizmin şehirli alt-orta sınıf ideolojisi olduğu.
2) 6-7 Eylül’de 11 gayrimüslim öldürüldü. 300’ü yaralandı. Sadece resmi rakamlara göre bile 60 kadının ırzına geçildi. O zamanın parasıyla 150 milyon liralık tahribat yapıldı. Bu rezillikleri 6-7 Eylül’ü devletin içindeki kimi, hadi şimdi aile terbiyemi bozmayayım, mevki sahipleri, yaptırdı.
Ama bu adamlar hiç olmazsa o gün kürsüye çıkıp kanlı nutuk atmadılar. Bu rezaleti, olaydan ancak 36 yıl sonra, iyice kocayıp da çenelerini tutamaz hale geldikleri zaman, “Biz bir zamanlar neydik be!” diye övünmek için yaptılar: “Sivillerin kullanması için tarlalara silah gömdük” (Tempo dergisi, 09.02.06) demesiyle de hatırlanan E. Org. Sabri Yirmibeşoğlu gazeteci Fatih Güllapoğlu’yla konuşurken, kurduğu ve iki yıl yönettiği kontrgerilla örgütü Özel Harp Dairesi’ni (o zamanki adı: Seferberlik Tetkik Kurulu) şöyle methetmişti: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işiydi. Amacına da ulaştı. Sorarım size, muhteşem bir örgütlenme değil miydi?” (Tempo dergisi, s. 24, 9-15 Haziran 1991, s. 24; Tanksız Topsuz Harekât, Tekin Yayınevi, 1991, s. 104).
Taksim ırkçı mitinginde ise, İçişleri Bakanı kürsüye çıktı. Yanında vali ve emniyet müdürünü de getirmişti. Buram buram kan kokan bir nutuk söyledi. Başbakanı da kendisini destekledi. CHP milletvekili Rıza Türmen’in bu bakan hakkında verdiği yazılı soru önergesinin altıncı sorusu şöyle: “Maraş katliamını, Sivas olaylarını, Uludere katliamını anma etkinliklerine de katılmayı ve halka hitap etmeyi düşünmekte misiniz?” Bana hayatta böyle bir şey söylemesinler de, ölmüş anama küfretsinler, ona bile razıyım, anlayın artık.

Ergenekon unsuru 
3) 6-7 Eylül rezaletinde “milli hassasiyet”, “milliyetçi refleks” türünden iğrenç savunmalar görmüştük. Ama kimsenin kalkıp da bu rezaletle övünmeye kalkıştığını, bunu bir nefret söylemi için kullanmaya cesaret edebildiğini hatırlamıyorum.
Taksim mitinginden sonra ise, kimileri çok ciddi utanmazlıklar sergilediler. Buyurun, hayrettir ki kimse alıntılamadı, yayınlandığı günün arşivinde de yok, Radikal’deki 28 Şubat dizisinde çıkan, Kürtlere şu korkunç küfrü dinleyin: “Ben hep Türk milliyetçisiydim, hâlâ da öyleyim. Ama o zaman Abdullah Öcalan’ın başını keserim, Meclis’e koyarım diyordum, eşekmişim. Şimdi Öcalan’ı 8 yıldızlı bir otele koyarım, dakikasını 1 liradan izlemeye açarım. Parasını da şehitlerimize hibe ederim” (Radikal, 01.03.12, s.16). Peki kardeşim, TCK 216 ne için var? Bu memlekette savcılar ne için var? Cezaevindeki arkadaşlarına destek olmak için saçlarını kestiren 3 genci “tanınmamak için kestirdiler” diye tutuklamak için mi?
Bu şeddeli “İkinci Meral Akşener Vakası” kahramanı o zaman ne olduğunu söylemiş. Şimdi ne olduğunu bilemem tabii. Sadece, adının Seyhan Soylu olduğunu, “Sisi”yi kullandığını biliyorum, bir de 2008’de Ergenekon’dan tutuklanmış olduğunu. Asıl övünç kaynağını ise, internette kendi ağzından öğreniyoruz: “28 Şubat süreci benim yaptığım olaylarla başladı. Bir travestinin de bu ülke için savaştığını gösterdim ben insanlara (…) Bir sürü üst düzey bürokrattan, emniyet teşkilatından, askeriyeden, hiçbirinden bana toplum içinde bravo almadım; ama hepsi alnımı öptüler”. (Nuriye Akman röportajı, Zaman, 28.02.2002). İnternet, Fadime’yi de onun bulduğunu söylüyor.
4) Gelelim “Dördüncü Kuvvet”e. Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atıldığını bir akşam gazetesi duyurdu ve 6-7 Eylül böyle patlatıldı. (Tabii, Yassıada’dan öğrendik ki, bombacı bir MİT ajanıdır; sonradan vali de yapılmıştı). Ama o günkü gazeteler rezilliği örtmeye soyunmadılar. Yağmalanmış Beyoğlu’nun resimlerini çarşaf çarşaf bastılar. Tarihe not düştüler.
Taksim mitinginde ise benim bildiğim ve internetten araştırdığım kadarıyla 5 ufak gazete hariç (Taraf, Radikal, Birgün, Evrensel, Özgür Gündem), büyük gazeteler “Piç” pankartını “görmediler”. Okurlar “Nefret pankartları neden yer bulmadı?” diye Milliyet’in ombudsmanına yazmışlar, o da haberi yapan ve “Taksim’deki görkemli 1 Mayıs mitinglerini andırdı” diye öven muhabire sormuş, adam kendini şöyle savunuyor: “Görmüş olsaydım elbette haberimde değerlendirirdim. Ama alanın büyüklüğü sebebiyle…” (Milliyet, 05.03.12, s. 18). Ombudsman ise iki araya sıkışmış, diyor ki, “Gelin, kanı değil canı savunalım” deyince Agos, biz de benzer duyarlılığı sergiledik, diyor. Sonra, herhalde kendisi de rahatsız oluyor ki, ekliyor: “Sadece muhabir açısından değerlendirmek haksızlık olur. Bu tür mitinglerde görevlendirme yapan şeflerin de sorumluluğu vardır.” Acaba, “şefler” mi attı haberden kimi şeyleri, demek istiyor? Burada durayım, çünkü daha söylenecek çok şey var. Başka bir yazıya. Şöyle bitireyim isterseniz.

Zohrab hazırlayabilir 
Devlet-i Âliyye-i Osmâniyye’de, evlilik dışı doğan nesebi gayri sahih çocukların, yani piçlerin hukuki durumunu düzenleyen ilk kanun tasarısını Krikor Zohrab hazırlayıp Meclis’e sunmuştu.
Zohrab? 1912 Halâskâr Zabitan olayında (bir rivayete göre, 31 Mart’ta) İttihatçı lider Halil Menteşe’yi (bir rivayete göre Talat Paşa’yı da) evinde saklayan, Talat Paşa’nın Mason locasından ve Serkldoryan’dan tavla arkadaşı, İstanbul mebusu, hukukçu, şair, yazar, profesör, işçi hakları savunucusu, “Son Osmanlı” Krikor Zohrap. 19 Temmuz 1915 saat 05’te Urfa Şeytan Deresi mevkiinde İttihatçı iki katil tarafından, jandarmaların nezaretinde, başı kayayla ezilerek öldürüldüğü yerden bunları görüyorsa eğer, şimdi Taksimciler için de bir tasarı hazırlıyor olabilir. Ruhu şad, kalemi kuvvetli olsun.
Not: Zohrab hakkında komple bir biyografi için: Nesim Ovadya İzrail, 1915 Bir Ölüm yolculuğu – Krikor Zohrab, İstanbul, Pencere Y., 2011.

1 Yorum

  1. G says:

    6-7 eylülde dükkanlarımızı evlerimizi yağmalayarak sağlam şekilde çok zengin olanlar türedi. Burdaki galeyanda ise o süslü yapılı saçlı görünümlerinin altındaki varlıklar; asgari maaşlarını ceplerinde sürüye sürüye eve dönerek, almadıkları hizmetin vergisini, yüzdeleriyle şişen faturaları ödemeye devam eden insanlardı. O süslü, modern giyimli, boyalı saçlı, şekillendirilmiş sakallı görünümün altında çocuklarıyla süregidecek sefalet var. O kız o boyayı lorealden 15-20 liraya alıyor. Çocuğunu ise islami burjuvazi gibi okumaya ingiltereye gönderecek ”bir allah yurosu” yok.

    Yani karşılaştırırsak şimdiki durum komedidir. Şimdi o platin saçlı kızın düşüncelerini en çok türk-islamcı amca destekliyor ki bu bile yeter. 6-7 eylül tamamen dram idi

Yorum Girin