Pazar Pazar: Pozantı yazmak


Pozantı, Adana

Marvejols Fransa’da sıcak bir pazar günü. Öyle az buz değil. T-shirtle çık dolaş türü bir sıcak. Burası bir küçük şehir. Nüfusu beş bin. Kırk yılda bir yoldan geçen araba sesleri dışında sadece kuş sesleri ve estiği müddetçe Mistral duyuluyor. Kafaya takmayıp çalışmak için ideal ve seçilmiş bir durum yani.

Ama T.C. ve Yıldırım Türker’in başka planları var bugüne dair. Daha sabah kahvesini yudumlamadan düşen yazı, “Binlerce Pozantı.”

Gerçeklerin yeri, mekanı, zamanı yok. Hazal ve diğerlerini okuyunca dün akşam yemek yerken yan masada tansiyonu düşen yaşlı Fransız kadınını düşündüm. Yaklaşık 80 seneyi geride bıraktığı yaşamının, çocukları ve torunlarıyla o akşam yemeğini yediği o anda sona eriverme ihtimalini düşündüm. O Fransız kadın büyük olasılıkla, o da çocukluğunda, Nazilerle işbirliği yapanların, Nazilerin eline düşen direnişçilerin uğradıkları mezalimi hatırlıyor hayatında. Çocuk tacizcilerinin uygar yöntemlerle “ıslah” edildiği bir sosyolojide yaşadı bütün hayatını. O Fransız kadının Hazal’ı anlaması zor.

Hazal’ı benim de anlamam zor. Çünkü kadın değilim. Hazal’ın ve arkadaşı on binlerce Kürt çocuğunun, yüzyıllar boyunca Doğu Avrupa çocuklarının, onlarca yıl Ermeni, Rum ve Süryani kızlarının ne hissettiklerini anlamam mümkün değil. Sadece duygu dağarcığımda birikmiş bütün felaketlerin bir toplamını alıp empati yapabilirim.

Ama Türkiye’de binlerce cezaevinde, JİTEM evinde, sokakta, dağ başında kız çocuklarına, erkek çocuklarına, kadınlara, yapılanların izlerini anlamam, hayalime sığdırmam ne yazık ki mümkün değil. Hayalime sığdırabildiğim şu; birgün o çocuklardan biri alnıma tüfeği dayadığında dudaklarımdan çaresiz bir “haklısın” dökülsün istemiyorum.

Evet bu, bencil bir düşünce bazılarına göre. Ama insanın doğası kendi küçük hinterlandını korumak. Orayı kutsal, özel kılmak. Ve hareket, ve ilerleme bu küçük dünyadan başlıyor. İnsanın doğası bir başkasının acısını kendi hayatının önüne koyabildiği an ilerlemeyi getiriyor. Newton’un elmasından Diogenis’in fenerine kadar hep ‘ben’i açıklamaktan geçmiş devinim. Ve benim de başlangıç noktam aynı kaçınılmaz olarak.

Yüzlerce cezaevinde, binlerce gözlemcinin, gazetecinin gözü önünde Ortaçağı aratmayacak yöntemlerle insanlık suçları işleniyor Türkiye’de. Her gün mahkeme salonlarında, sokaklarda, mahallelerde insanlık suçları işleniyor. Bunu seslendirenler ise muhalefet olarak adlandırılıyor. Devletin muhalefeti olmaz. Biz muhalifler değiliz. Biz sesi insanın yanında olan bir kaç Don Kişot oluruz olsak olsak. Ben senin meşruiyetini kabul etmiyorum ki senin muahlifin olayım. Benim gözümde sen “suç”sun. Sen insanlık düşmanısın. Sen yeryüzünü sarmakta olan insanlığın viral türünün en bulaşıcı örneğisin.

Pozantı rezaletinden sonra başka Hazallar ömür boyu sakat kalsın istemiyorum. Çocuklarını kurtaramayan, savunamayan bir kültür olamaz çünkü. Eğer Türkiye geleceğinden vaz geçtiyse, bugün için, bu insanlar için bir söz söylenmesine gerek yok. Eğer T.C. çocuklarından, daha açık söylemek lazım, Kürt çocuklarından değerli ise toplumsan vicdanında, o zaman insanlığın bu T.C.’den kurtulması gerekir. Tek bir çocuğun hayatı, bırakın hayatını, tek bir göz yaşı bütün devletlerden, bütün yüce değerlerden daha yücedir.

Çünkü o çocuk yaşar. Devletler ise sadece vatandaşlarına hizmet edebildikleri sürece var olması gereken zamanın hayaletleridir.

1 Yorum

  1. ferhat yılmaz says:

    tansu çiler yönetiminin bebeklere sspe aşısı yapması bu pozantı zihniyetinin yanın da iyilik gibi duruyor… asıl anlayamadıgım insanların tepkisizligi bu nasıl bi vahşetir..

Yorum Girin