Gazetecileri tutuklamanın ne yararı oldu?


Cem Başlevent / Radikal

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasının üzerinden bir yıl geçmiş olması, dikkatlerin bir kez daha bu konuya yoğunlaşmasına sebep oldu.

Durumu, Şık ve Şener’i tutuklatan siyasi iradenin kâr-zarar hesabı bakımından ele alan değerlendirme yazılarında, söz konusu tutuklulukların, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve basın özgürlüğü açısından sorunlu olduğu ve dolayısıyla siyasi iradeye zarar verdiği iddia ediliyor.

Ancak bu yorumlarda, yazarlardan birinin de belirttiği üzere, siyasi iradenin ‘menfaatini demokraside gördüğü gibi naif bir varsayıma’ sığınılmakta, yani ‘menfaatini hukuk, insan hakları ve basın özgürlüğünü galebe çalan bir muktedirleşmede bulmadığı’ farz edilmektedir.

Peki bu varsayımları tersine çevirdiğimizde, ortaya nasıl bir hesap çıkıyor? Kanaatimce, bunu yaptığımızda epey farklı bir kâr-zarar tablosuyla karşılaşıyoruz. Evet, Şık ve Şener’in tutuklanması kamuoyunda tepki yarattı ama bu tepkinin, yargılama süreci ve bu süreci etkileme gücüne sahip TBMM üzerinde hiçbir görünür etkisi olmadı. Geçen bir yıl içinde tutuklamalar iyice kanıksandı, bir emekli Genelkurmay Başkanı’nın cezaevine gönderilmesi dahi en fazla 1-2 gün konuşulur hale geldi. Aynı zaman zarfında hiç kimse, Şık’ınkine benzer bir kitap yazmaya cesaret edemedi, Şener’in ‘Arena’ programındaki koltuğunu başka bir soruşturmacı gazeteci dolduramadı, hatta bu program tümüyle yayından kalktı.
Evet, Türkiye belli çevrelerde imaj erozyonuna uğradı ama olası bir AB üyeliğinin hikâyesel bazda bile önemini yitirdiği ortamda, bunu hiç kimse umursamadı. ABD’nin stratejik ilişkilerini düzenlerken insan hakları uygulamalarına sadece işine geldiği zaman önem atfettiği, büyük bir sır değil. Rusya ve Çin yönetimlerinin de kimseye demokrasi dersi verecek hali olmadığına göre, tutuklamalar uluslararası siyaset açısından pek az önem taşıyor. Gelecekte maruz kalınması olası AİHM cezalarının maddi boyutu ise hem cüzi miktarda hem de nasıl olsa vatandaştan toplanan vergilerden karşılanacaktır.
Gazeteci tutuklamaları, ülkemizde muhalif kesimlerin ne kadar bölünmüş, birbirlerine karşı ne kadar ‘sevgisiz’ olduğunu bir kez daha ortaya koydu; ki bu da iktidardaki güçlerin kâr hanesine yazılması gereken bir durum. Hrant Dink’in ölüm yıldönümünde Taksim’den Agos gazetesine 40 bin kişi yürüdü, ancak birkaç gün sonra Dink cinayetinin kitabını yazan Şener için Çağlayan Meydanı’na 400 kişi bile gitmedi. Son olarak, 3 Mart’ta İstanbul’da trajikomik bir durum yaşandı; ‘Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları’ saat 11’de Taksim’den Beyoğlu’na yürürken, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan’a destek olmak isteyenler de saat 13’te Galatasaray’dan karşı yönde harekete geçti. Neyse ki iki grup arasında tatsız durumlar yaşanmadı, eylemler kimsenin burnu bile kanamadan sona erdi!
Çok sayıda gazetecinin tartışmalı sebeplerle cezaevine konması, kararların ardındaki siyasi iradeye ve Türkiye’ye fayda mı, yoksa zarar mı getirdi? Bu yazıdaki gözlemler, bu hesabı yaparken, gelişmeleri farklı varsayımlar altında değerlendirmek gerektiğini düşündürüyor. Belki de ulus olarak hakkımızda hayırlısı, astığı astık, kestiği kestik, muktedir bir yönetim tarafından idare edilmektir. Selahattin Duman’ın bir yazısında veciz biçimde belirttiği gibi, “Atatürk de diktatör değildi, sadece memleketi tek başına idare etmeye karar vermişti”. Umalım ki şimdiki yöneticilerimiz de güncel uygulamaların uzun vadeli sonuçlarını başarılı biçimde öngörerek hareket ediyordur.

Yorum Girin