Pusulasız gazetecilik


Rıdvan Akar T24’te yayınlanan yazısında gazeteciliğin Türkiye’ye özgü zaaflarını bir ders niteliğinde yazmış. Aktarıyoruz;

Rıdvan Akar

Gazetecilik mesleği Türkiye’de “milli” bir biçimde icra ediliyor.

“Milli” olmaktan kasıt, gazeteciliğin evrensel değer ve ilkelerinin yerine yerel ve konjonktürel  tercihlerin galebe çalmasından söz ediyoruz.

Gazetecilik dünyanın her yerinde ortak bir değerler manzumesi ile icra edilir. Edilmelidir. Gazetecinin hakları, patronaj ve siyaset karşısındaki duruşu, mesleki sınırları, editöryal  özerklik, haber kaynağı ile ilişkiler, haberin sunumu, tarafsızlık, objektiflik gibi ilkeler aslında gelişmiş demokrasilerde aynı biçimde algılanır ve uygulanır.

Türkiye’de gazetecilik “sui generis”  icra edilir. Türkiye’de gazeteci -mesleki zafiyetinin gereği- egosantriktir. Dünyanın kendi çevresinde döndüğü inancındadır. Hal böyle olunca da kurumsallaşamamış değerler sistemini kendince yorumlar, kendine göre biçimlendirir. Uyması gereken kurallar, kendi vicdanı, entelektüel donanımı. Siyasi inancı, mesleki çıkarları ile örtüştüğü ölçüde vardır.

Böylesi bir yapı gazeteci açısından  hem sorunlu hem de avantajlıdır. Avantajlıdır çünkü gazeteci mesleğin onu sınırlayabilecek değerlerini çiğneme pahasına mesleki kariyerini şekillendirme, çıkar elde etme şansına sahiptir. Sorunludur, zira gazeteci kimi zaman uğradığı haksızlığı, mağduriyeti dile getireceği referanslara sahip değildir.

Türkiye’de 1960’da kurulan Basın Şeref Divanı’ndan bu yana gazeteciler kendi özdenetim mekanizmalarını oluşturmaya gayret etti. Amaç, mesleğin saygınlığını korumak, gazetecinin çalışma koşulları ve faaliyetini denetleyecek bir yapının oluşmasıydı.

Sonrasında giderek büyük bir prestij kaybıyla yoluna devam eden Basın Konseyi  ve ardından ayrıntılı ve  titiz alışma olan Gazeteciler Cemiyeti’nin Hak ve Sorumluluk Bildirgesi hep ihtiyaç duyulan bu eksikliğin giderilmesine yönelikti.  Hatta Doğan Medya Grubu Yayın Konseyi ile şirket bazında bu sistem oluşturulmaya gayret edildi.

Ancak bir türlü istenen gerçekleşmedi. Zira bütün bu kurallar manzumesi istişari bir nitelik taşıyordu. Yani   gazeteci ‘idealize edilen’ bu kurallara uyup uymamakta özgürdü. Bunun istisnasını Basın Konseyi oluşturduğunda, Konsey’in kınama kararları da gazeteci ya da çalıştığı kurum nezdinde “hadi oradan” tepkisiyle savuşturabiliyor, Konsey’in kimliği ve aldığı kararlar tartışmalara neden oluyordu.

Hal böyle olunca gazeteci o koca okyanusta pusulasız, sezgileri, vicdanı ve mesleki birikimi ile başbaşa kalıyor ve yolunu bulmaya çalışıyordu. Böylesi bir ahvalde varılan sonucun vahameti de yıllar içinde ortaya çıktı. Patronaj karşısında korunmasız, siyasete karşı kırılgan, iş güvenliği olmayan, değişken yayın politikaları karşısında bocalayan, editöryal özerklik konusunda kendini özgür hissetmeyen gazetecilik sektörü halkın nezdinde ciddi bir prestij kaybına uğradı. 1990’da “halkın en çok güvenmediği meslekler arasında –siyasetçilerden sonra- ikinci sırada gazetecilik yüzde 41 oranıyla yer alırken, bu oran şimdilerde yüzde 29’lara kadar indi.

“Kimsesizlerin kimsesi” olmaya soyunan gazeteciler kendi mesleki normlarını ve örgütlerini oluşturamamanın bedelini işte bu itibar kaybıyla ödedi. Meslek örgütlerinin yaptırım seçeneğine sahip olmaması nedeniyle mesleğin itibarını yere düşüren gazetecilik/belgeselcilik anlayışı egemen hale geldi.

Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’nin “Gazetecinin Doğru Davranış Kuralları” bölümünde iki madde var. Bakın ne diyor;

Rekabet: Gazeteci, rekabet nedeniyle de olsa, bir başka gazeteciye bilinçli ve açık, mesleki zarar vermekten kaçmalıdır. Bir meslektaşının yayınını engelleyici davranışlarda bulunmamalıdır.

Kaynak gösterme: Gazeteci, başta haber ajansları olmak üzere, bir meslektaşının ve herhangi bir yayının sunduğu bilgileri kullandığında mutlaka kaynağı belirtmelidir.”

Şimdi bu ilkelerin uygulanıp uygulanmadığını tartışacak platformlara sahip değiliz.  Böylesi bir donanıma sahibiz ama haber/belgesel metalaştığı (mal gibi görüldüğü) ölçüde bu değerlerden uzaklaşıyoruz. Zira bu ilkeler nerede uygulandı, nerede uygulanmadı denetimini yapacak organlardan yoksunuz. Yani Aydın Engin’in dediği gibi “her gazetecinin ahlakı kendi bacağından asılı.”

Tek tesellimiz yine aynı bildirgenin 16. Maddesinde yazılıdır. “Gazeteci…  mesleki olarak yalnızca meslektaşlarının ve kamuoyunun değerlendirmeleri ile bağımsız yargı organlarının kararlarını dikkate alır.”

Yorum Girin