Ece Temelkuran’dan Slavoj Žižek’e Açık Mektup


Ece Temelkuran’ın yazdığı bu mektup, New Stateman dergisinin 17 Şubat tarihli sayısında İngilizce olarak yayınlanmıştır.

Türkiye’nin insan hakları karnesi Arap Dünyası için model olamayacağının bir göstergesi.

Türkiye’yi ziyareti sırasında ülkeyi överek Arap Dünyası için bir model olabileceğini söyleyen filozof Slavoj Žižek’e Türkiye’nin önde helen yazarlarından Ece Temelkuran yanıt veriyor.  

 

 

Sayın Žižek,

Çalışmalarınızın dikkatli bir takipçisi olarak Türkiye hakkındaki yorumlarınızı okuduktan sonra size yazma ihtiyacı duydum. Ülkemle duyduğunuz hayranlığı paylaşıyorum, ve size “Arap Dünyası gerçekten bir model arıyorsa, bu Türkiye olabilir” dedirten şeyin de bu hayranlık olduğunu düşünüyorum. Fakat, 12 Ocak’ta “Doha Debates” tartışmasında son söylediğim cümleyi burada tekrarlamaktan da kendimi alamayacağım: “Türkiye Arap Dünyasına model olamaz, çünkü bu dünyanın zaten yeterince sorunu var.”

Sizin de gayet iyi bildiğiniz gibi, otoriter rejimlerin en tatsız özelliklerinden biri yazarlarını aynı şeyi tekrar etmekten aptal durumuna düşürmektir. Sözgelimi; “Gazeteciler hapse atılmamalıdır”, “Kürt çocukların hapse atılması zalimcedir”, “Göz yaşartıcı gaz polis tarafından aşırı kullanılmamalıdır, özellikle ölümlere neden olabilecek aşırılıkta”, “Ücretsiz öğrenim istedikleri için pankart açan öğrenciler yıllar sürecek hapis cezalarına çarptırılmamalıdır”, “Kanunsuz ceza olmamalıdır”, vs vs.

Türkiye’nin bir korku ülkesine dönüştüğünü hiç durmadan tekrar etmekten, son zamanlarda IQ’mda aşağılayıcı bir düşüş gözlüyorum. Türkiye’nin iyi insanları neredeyse ünlü eserini gözden geçirecek kadar Kafka’ya ilham verecek bir şekilde siyasi davaları takip etmek uğruna bir mahkemeden diğerine koşuşturup duruyorlar.

İşte tam bu yüzden, sevgili arkadaşım gazeteci Ahmet Şık savunmasında Roland Barthes’ın şu sözlerini yineledi: “Faşizm sadece insanları susturmaz, aynı zamanda konuşmaya da zorlar.” Ahmet Şık, diğer 103 gazeteciyle birlikte bir yıldır hakkında bir karar olmaksızın hapiste. Sizi Türkiye’deki mevsimin en son hukuk modasını takdir etmeye davet ediyorum: belirsiz suçlamalar, elle tutulmayan deliller ve aylar hatta yıllar süren gözaltılar. Sadece 2011’de hakkında AİHM’nde 9,000’den fazla dava açılan Türkiye, konu ifade özgürlüğü olduğunda dünyadaki en tehlikeli zanlı.

Eğer bu rakamlar sizi tatmin etmiyorsa, şunu da bilmelisiniz ki, birkaç gün önce Ahmet Şık’ın avukatı savunmasında savcıların onu tehdit ettiğini ve savunmasının ant-terör kanunları çerçevesinde suç olarak değerlendirilebileceği konusunda kendisini “uyardıklarını” söyledi. Siz de benim gibi şu anda bu anti-demokratik kanun yüzünden hapiste 40 avukatın bulunduğunu bilirseniz bu tehdit sonrası avukatın nasıl panik olduğunu anlayabilirsiniz.

Avrupa’ya pek inancınızın kalmadığını ve bu rakamlarla fazla ilgilenmeyeceğinizi tahmin ediyorum. Ama duyduğuma göre Tahrir Meydanı’ndaki özgürlük çağrısı size ilham kaynağı olmuş. Bence Mısır, Tunus veya Suriye’deki arkadaşlarımız bizim Türkiye’deki yaşamımızdan daha iyisine layık. Beyrut’ta bir yıl yaşamış, Tahrir olaylarına şahit olmuş ve halihazırda Tunus’ta yaşayan biri olarak, asıl Türkiye’nin bu ülkelerin bazılarında insan hayatına gösterilen saygıdan ilham alması gerektiğini düşünüyorum.

Kendilerini ölümüne yakan vatandaşlarım Türkiye’de hiç bir zaman Tunuslu Muhammed Buazizi kadar efsanevi olamadılar. 22 Haziran 2010’da 20 yaşındaki Erkan Gümüştaş hapisanelerdeki yaşam koşullarını protesto etmek için kendini yaktı. Bu ismi Türkiye’de sadece bir avuç insanın hatırladığından eminim. Ölümü, bırakın basında bir deprem başlatmayı, Türkiye İnsan Hakları Derneği raporlarına bile güçlükle girdi.

Ülkemizdeki güvenlik güçleri Mısır’daki SCAF’tan daha az acımasız değil. 31 Mayıs 2011’de hükümet karşıtı bir gösteri sırasında öğretmen Metin Lokumcu polisin aşırı gözyaşı bombası kullanması sonucu kalp krizinden hayatını kaybetti. Polisin bu tutumunu protesto etmeye kalkan arkadaşları da anti-terör kanunu bahane edilerek tutuklandılar.

Birazcık cep harçlığı kazanmak için dağlık Irak sınırında sigara kaçakçılığı yapan Kürt çocukları da Suriye’deki kayıplardan daha şanslı değildi. Uludere‘deki “operasyon kazası”nda dokuzu birden öldüğünde basında resimleri bile çıkmadı. Hükümet olayın üstünü örtmeye çalıştı ve Başbakanımız bu olayı kınayanların hükümete haksızlık yaptıklarını söyledi. Sonuçta belki de Türkiye sadece özenle düzenlenmiş bir vitrin ve mali düzenlemeler yüzünden IMF’den alınan daha iyi notlardan oluşuyor.

En son yapmak istediğim şey ülkelerinde işlenen günahlardan başka söyleyecek şeyleri olmayan yazarlardan biri olmak. Bu ülkeme haksızlık olacağı hadar benim için de çok üzücü olacaktır. Özellikle bunu yabancı bir dilde ifade ettiğinizde sevgili ülkenizle aranızdaki duygusal bağları incitiyor. Eminim neden bahsettiğimi anlıyorsunuz. Ama aynı zamanda sizi “Türkiye Arap Dünyası’na model olabilir” iddiasındaki uluslararası bir pazarlama projesine hizmet ederken görmek de acı verici. Biz, Türkiye halkları daha iyisine layığız. Araplar da.

Saygılarımla,

Ece Temelkuran

Not: Birgün tutuklu gazeteci arkadaşım Ahmet ile sizi tanıştırmayı çok isterim. O benden daha esprilidir. Hapiste geçirdiği bir yıl bir şekilde, kendininkilerden başlayarak, başımıza gelen felaketlerle dalga geçme yeteneklerini artırdı.

Yorum Girin