Ümit Kıvanç “liberaller”e ayar verdi!


Ümit Kıvanç bugün Taraf gazetesinde yayınlanan yazısında, toplumumuzda sadece yapılanları eleştirerek prim yapan, ellerini hiçbir taşın altına sokmadan izleyen liberallere “kuş gözlemcileri” diye seslendi. Liberallerin kapitalizmin silahlarından biri olduğunu yazan Kıvanç’ın yazısının tamamı:

Ümit Kıvanç/TARAF 4.2.2012

Liberal’in de raconu var sanıyorduk

İnsanlık olarak, büyük uğraşlar sonucu ulaşıp “tarihin sonu” ilân ettiğimiz bu derin ahlâksızlık çağında en şahane pozisyon sanırım liberal olmak. Hangi koşullarda, hangi temel dertle ortaya çıktığından bütünüyle soyutlanmış bir liberalizm, global ve demokratik bir dünya tasavvurunun temel taşları olabilecek değerleri mermi haline getiriyor, eşitsizlik ve adaletsizlikleri gidermek için eğri doğru birşeyler yapmak isteyenlere ateş açıyor. Daha vahimi, kendi de açmıyor. Liberal, “bakın, bunlardan da bir tüfek imal edilebilir” diyerek malzemeyi ve krokileri temin ediyor, eli tetiğe alışık birileri de tüfeği yapıp hedeflere doğrultuyor.

“Liberal” ve yine kökünden ortamından koparılarak, sihirli bir tarif mertebesine yükseltilen “demokrat” olma konumları, sahiplerine büyük avantajlar sağlıyor.

İlkin, herhangi bir taşın altına elinizi sokmanız gerekmiyor. Kazara soktuysanız, taşın niye yerinden oynatılmaması gerektiğini anlatmaya koyuluyorsunuz. Diyorsunuz ki, “ancak şunlar şunlar bunu kaldırabilir”. Ama onlar kaldırmıyor! Ne yapalım? Kalkması şart. “Elbette şart” diyorsunuz, “ama ancak onlar kaldırabilir.” Peki, biz kaldırmayalım mı, kalkması lâzım? Cevabınız: “Sizin ne yapacağınızı ben bilemem, ama ne yaparsanız yanlış olacağını söyleyebilirim.” Ya da taş oynatılacaksa nasıl, hangi araçlarla, ne koşullarda oynatılması gerektiğini anlatıyorsunuz. “O taş madenî bir manivela ile kaldırılabilir” diyorsunuz. İyi ama ortada madenî araç-gereç yok, ahşap var, taşı da kaldırmamız lâzım. Gidip maden mi arayalım? Her şeye rağmen ahşapla deneyelim mi? “Valla ben bilmem,” diyorsunuz. “Ahşapla kaldırırsanız yanlış olur.” Ne olacak peki? Taş kalacak mı yerinde? “Kalırsa yanlış olur”u da yapıştırıveriyorsunuz. Yine de “kalkması lâzım,” diyorsunuz. E ne yapacağız? Oturup madenî araç-gereç edineceğimiz günleri mi beklemeliyiz? “Belki,” diyorsunuz. “Ama bu gelişme kendi dinamiği içinde olmalı.” Filan işte, böyle gidiyor.

Sonra, bütün toplum kesimlerine eşit mesafede bulunduğunuzu gösterip durarak… evet, “durarak”… çünkü duruyorsunuz. Duruyor ve konuşuyorsunuz. Kıpırdamayınca, o sağlam mevkiinizi hep koruyorsunuz. Kimsenin yediği hiçbir halt size bulaşmıyor. Hiç kirlenmiyorsunuz.

Üçüncüsü, her şeyiniz kendinizden menkul olabiliyor. Çünkü siz özgür iradenin tecessüm etmiş halisiniz. “Şu şöyle olmalı, bu böyle olmalı” diyorsunuz. Olmadıysa, olamadıysa, ortada bir yanlış vardır. Bunu da siz biliyor ve belirtiyorsunuz haliyle. Çünkü “evrensel değerler”e yaslanıyorsunuz. İnsan evrensel değerlere yaslanarak ömrünü geçirebilir; rahat bir yataktır.

Dördüncüsü, elbette yegâne sahici demokrat da sizsiniz, çünkü liberalsiniz. Boksörle ilkokul çocuğunun karşı karşıya geldiği ringde, herkesin yumruk atma özgürlüğünü savunuyorsunuz. İkisinin de haklarının kısıtlanmasına karşı hassassınız. Seyirci kalabalığı, kan görmek istiyor ve dövüş başlasın diye müthiş tezahürat yapıyor. Bu, boksörü kışkırtıyor. İlkokul çocuğunun çevresini sarıp onu korumaya çalışanlara itiraz ediyorsunuz: “müdahale etmeyin!”

Beşincisi, burada devreye giriyor: tezahürat yapanlar, çoğunluk. Veledi korumaya çalışanlar çoğunluk iradesine de karşı gelmiş oluyor. Ne öneriyorsunuz: “Çoğunluk, boksör ile ilkokul çocuğunun dövüştürülmemesi gerektiğini anlamalı, vicdanen ve fikren buna itiraz etmeli, adaletsizlik ortadan kalkmalı. Değişim böyle olacak.” Tamam da, bugün ne olacak? Dövüş birazdan başlayacak. Dünkünde, evvelsi günkünde ne olduysa o olacak. “Çoğunluk,” diyorsunuz, “vicdanını dinlemeli”. Dinlemiyor! Dediğiniz aslında şu: “Siz de geçin kardeşim, bir yer bulun kendinize tribünde, seyredin.”

Bütün bu garip kendini meşrulaştırma mekanizması öyle bir çalışıyor ki, sonunda siz özgürlüktü şuydu buydu derken, bir bakıyorsunuz, kendinizi yoksullara, işsizlere karşı Wall Street’in CEO’larını savunurken bulmuşsunuz.

Liberalliğin en güzel tarafı, kişiye, üç milyar insanın günde iki dolardan az gelirle hayatta kalmaya uğraştığı, 1200 küsur dolar milyarderli bir dünyada yaşadığını unutma ehliyeti vermesi.

Türkiye’deyse, liberalin imtiyazları bununla sınırlı kalmıyor. Çoğunluğa vehmedilen, atfedilen ve galiba hernekadar liberali bozsa da zaman zaman dayanılamayıp biraz da sipariş edilen bir değişim iradesi ve onun temsilcisi bir siyasî kadroyu analizlerinizin tartışılmaz verisi haline getirdiğinizde, ilaveten korunaklı ve avantajlı bir pozisyon ediniyorsunuz.

Herhangi bir ülkede, halk çoğunluğu istemezse hakiki bir değişim olamayacağını söylemek, şüphesiz bir ayrım çizgisi oluşturur. Zayıfa karşı güçlünün fiilî savunucusu liberal, böylece faşistlerle, diktatörce yöntemleri benimseyen başkalarıyla aynı kampta yeralmaktan kurtulur. Ama boksörle ilkokul çocuğuna yaptığı muamele nedeniyle eşiğine kadar geldiği “doğal seçme” mantığı yüzünden, bu kapısından çıktığı kampa öbür kapısından giriverir. Liberal için hepimiz, deney malzemeleriyizdir.

Ve hiçbir gözlemcinin gözlediği yaratıklara karşı duygudaşlık beslemesi şüphesiz beklenemez.

Ama insanlığa yapabileceği yegâne katkıyı esirgememesi ve hiç değilse analizlerinde doğru bilgiye dayanması, kendi önyargı ve alerjilerini bunlara boca etmemesi beklenebilir.

Memlekette kendini utanmadan hâlâ solcu sayan birilerinin durmadan ona buna liberal diye küfretmesi hadisesiyle bir alâkam yok. Daha doğrusu, tek alâkam, zaman zaman bizzat bu küfre muhatap olmuş bulunmak. Liberalle tartışmanın Marksist için elzem olduğuna iman etmişlerdenim. Çünkü baştan beri anlatmaya çalıştığım o varolmanın dayanılmaz rahatlığı pozisyonu liberallere ender bulunur cinsten analiz yetenekleri bahşedebiliyor.

Ama galiba hakkaniyet duygusuna bunca uzaklık zaman içinde dürüstçe analiz yeteneğini de tarumar ediyor.

Üstelik, hayatın akışına her türlü müdahaleden kaçınmanın teorisini yapan kuş gözlemcisi, bir de bakıyorsunuz, politikanın dik alâsına malzeme taşıyan avcıya dönüşmüş. O tüfeği eline ne zaman almış, fark etmemişsiniz bile.

Evet, hiçbir gözlemcinin gözlediği yaratıklara karşı duygudaşlık beslemesi beklenemez, ama eline tüfeği alıp onlara ateş etmesi de pek tuhaf değil mi?

Yazının aslı Taraf Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

1 Yorum

  1. Blessed says:

    Anaokullarıın eğitim programlarını bllireerken milli eğitim bakanlıgına baglımıdır merak ettim aslında. Eğer f6yle degilse bu konuda f6zel kuruluşların izledigi yol nedir bilgisi olan kimse varmıdır.

Yorum Girin