Mahir Adalı

 

İsmi bende kalsın… Televizyonda gündemin masaya yatırıldığı bir toplantı… Sıra Yunanistan’a geliyor. Masanın eskilerinden, Türkiye’nin yorumcularından biri “ Yunanistan’da aslında hükümet kurulabilir” diyor. Kulak kabartıp gözden kaçırdığımız bir hesap var herhalde diyorum. İfade şu: Yeni Demokrasi ve PASOK’un 149 milletvekili var. Sağdan soldan 2 milletvekili daha bulsalar gerekli sayıyı geçerler… Türkiye’de bu oldu. Sıradan bir politika takipçisi 90’ların ortasında sağdan sağa, hatta soldan sağa giden isimleri hatırlar.
Gel gör ki Türkiye’de normal olan, Yunanistan’da normal değil. Evet, Yunanlılar bıyıkları, baklavaları, küfürleri ve daha pek çok şeyleriyle Türkiyelilere benzer ama demokrasilerinin ve siyaset yapma yöntemlerinin Türkiye’ye hiç benzemediği kesin. Üstelik son seçimle oluşan, daha doğrusu oluşamayan parlamentoda bunun olması daha da imkânsız. Öyle bir seçim sonucu çıktı ki karşımıza, çok iyi okunması gereken mesajları var.

Koalisyon zaten imkânsızdı 
Seçimlerin ve oluşturduğu parlamentonun üzerinde durulması gereken iki partisi var: Biri, önceki seçimde oylarını yüzde 4.6’dan yüzde 16.8’e yükselten SYRIZA. Parti, Türkiye’de ‘Radikal Sol Koalisyonu’ olarak biliniyor. 15’ten fazla parti, dernek ve örgütün oluşturduğu bir koalisyon. Yunanlıların sol geleneği malum. Sol, sokakta kendine yer bulabilen, meşruluğu kabul gören bir ideoloji.
SYRIZA, içinde solun çeşitli fraksiyonlarını barındırıyor. Parti, bir önceki seçimlere yoğun iç çatışmalarla girdi. Koalisyonun geleceği hep tartışma konusuydu. 2010’da beklenen kopuş yaşandı ve koalisyondan bir grup ayrılarak ‘Demokratik Sol’u kurdu. Bu parti de şimdi parlamentoda 19 milletvekiliyle temsil ediliyor. Yani koalisyondan iki yıl önce kopan hareketin güçlü olduğu ortada. Ancak buna rağmen bugün Yunanistan’ın meclisteki en büyük ikinci partisi SYRIZA. Üstelik SYRIZA’nın ‘çözüm’ yolu olarak parlamentoyu seçmesini kabullenmeyip koalisyonla oturup kalkan, gönül bağı olan ama sandığa gidip oy vermeyi devrimciliğine yakıştırmayan ciddi bir kesim de mevcut.
Parlamentodaki diğer partiler gibi SYRIZA da hükümet kurma/kuramama sırasını savdı. Seçim sonuçları açıklandığında, Yunanistan’ı yeni bir seçimin beklediği ortaya çıkmıştı. Koalisyon yapması imkânsız partiler meclisteydi ve Yunanistan, yeni bir seçime yelken açmıştı (Yani sağdan soldan iki milletvekili transfer etmek, Yunanlı siyasetçilerin aklına gelmemişti).

SYRIZA’nın net vaatleri 
SYRIZA’nın aldığı oy önemli. Bu oylarla birlikte SYRIZA’ya yüklenen beklenti/anlam daha da önemli. SYRIZA seçimlere net bir vaatle girdi: AB ile yapılan anlaşmalar çöpe atılacak ve Yunanistan kendi kaderini kendi belirleyecek. SYRIZA’nın tek önemi, seçimden ikinci parti çıkması değil, sokaktaki meşruluğu kabul görmüş gücünü parlamentoya taşıyabilmesi.
Yunan parlamentosunda her zaman sol partiler oldu. Yunan Komünist Partisi yıllardır parlamentoda bulundu. Ancak SYRIZA, ekranlarda çatışırken izlediğimiz, slogan atarken gördüğümüz kişilerden oluşuyor. Yani sokağın güçlülerinden, aktiflerinden oluşuyor. Ve bugün Yunan sokağının aktifleri, Yunan meclisinde de aktif olacak güçte olduklarını gösterdi.
Yunan halkı seçimde ne istemediğini açıkça ortaya koydu. AB’nin dayatmalarını, IMF’nin para karşılığı egemenlik haklarına tecavüzünü istemiyor. Bunu sadece SYRIZA’ya verdikleri oyla değil, 26 milletvekilli Komünist Parti, 19 milletvekilli Demokratik Parti’yle de gösterdiler.

Başka bir Yunanistan için 
Şimdi Yunan partileri yeniden sokağa inecek. Yeni seçim için meydanlar dolacak. İki aydan kısa bir sürede halkın önüne sandık yine konacak. Ve bu sefer sol, sandığa daha farklı gidecek. Çünkü güçlerini gördüler, şimdi neler yapabileceklerini gösterme zamanı. İşte tam da bu noktada en öndeki bayrak SYRIZA’da olacak. Sadece en büyük sol koalisyon olduğu için değil, aynı zamanda solu bir arada tutmayı başardığı için. ‘Başka bir solun’, bir arada ortak kavgayı verebilen bir solun mümkün olduğunu gösterdikleri için…
Bundan sonra yeniden sokağa indiklerinde, sloganları tek olacak: “Başka bir solu yarattık, başka bir Yunanistan da mümkün.” Bu noktada Komünist Parti’nin de kendi geleceğini değil, ülkenin geleceğini düşünmesi gerek. Stalinist eylem tarzından vazgeçip güçlerini solun galibiyetine harcadıkları an, ‘başka bir Yunanistan’ın kurulması mümkün.

Altın Şafak’ın etkileri 
Maalesef Yunanistan’ın çok yaklaştığına inandığım bu ‘devrim’in önündeki en büyük engel de yine son seçimlerde tanıştığımız Altın Şafak. Partinin amacı, hedefi başka bir yazının konusu. Ancak bana göre partinin oyları tepkisel ve emanet.
Ancak tıpkı SYRIZA gibi, Altın Şafak üyeleri de güçlerini keşfetti. Ve reklama slogan olsa da şu gerçek unutulmamalı: Kontrolsüz güç, güç değildir. Altın Şafak da oy artışını AB karşıtlığına borçlu. Ekonomik krizden çıkış için ciddi bir ekonomik programları yok. İki yıl öncesine kadar göçmen karşıtlığı üzerine politikaları vardı.
Şimdi onlar da keşfettikleri güçleriyle birlikte sokağa dönecekler. Ve sol için geçerli süreç, onlar için de sürecek. Güçlerini korumanın, oylarını arttırmanın yolunu politika değişikliğinde görecekler.
AB ve göçmen karşıtı politikalardan alabilecekleri en yüksek oyu aldıkları için ‘yükselen sol tehlike’, onlar için kolay ve gerçekçi bir politika olacak.
Görünen ‘tehlikelere’ karşı güç kullanmaktan da hiç geri durmadıkları ortada. Partinin polis teşkilatı içinde etkili olduğu, yıllardır bilinen bir gerçek. Sokaktaki güçlerinin kontrol altına alınması ve hedefin ‘solun imhası/provoke edilmesi’ne yönlendirilmesi kuvvetle muhtemel.
Biz Yunanistan’da hep havada uçan molotofkokteyllerinin polisi hedef aldığını gördük. Şiddetin adresi polis, yani devletti. Ülke, sol ve sağın silahlarını birbirine çevirdiğini en son 1955’te gördü.
Kötü senaryoyu sona sakladım: Artan sokak çatışmaları, ertelenen seçimler ve ‘bizim çocuklar’ın kontrolü ele alması. Unutmayın, mevzubahis kapital olunca, halkların talepleri teferruattır. SYRIZA başta olmak üzere kontrolü güç Yunanlı anarşistlerin bu oyuna gelmemesi lazım. Eğer işler yolunda gider, SYRIZA süreci iyi yönlendirirse, çok değil bir yıl içinde Avrupa’nın son devrimini uzo ve buzuki eşliğinde kutlayabilir.

 

Bu yazı 17.Mayıs.2012 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

 

Anneler Gününde Roboski katliamı maktüllerinin aileleri Gülyazı köyünde aşağıdaki basın bildirisini iletti. Aynen yayınlıyoruz.

 

Basına ve Kamuoyuna

28.12.2011’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin F16’ları tarafından bombardımana tutturularak vahşice katledilip paramparça edilen 34 Roboski Şehidi Aileleri olarak hiçbir günahı olmayan evlatlarımızın, aradan ram 137 gün geçmesine rağmen suskun kalan AKP hükümetini ve devlet sorumlularını şiddetle kınıyoruz.

Biz buradan Cumhurbaşkanına ‘Olay titizlikle inceleniyor’ diyen açıklamasına karşın Genelkurmay Başkanlığı’nın ‘Biz görevimizi yaptık’ açıklamasını ve Tugay komutanı Abdullah Paşa bazı aileleri ve korucuları çağırarak ‘Bu bir kazaydı, bunun üzerine daha fazla gitmeyin, farzedin iki otobüs birbirleriyle çarpıştı ve 34 kişi hayatını kaybetti ya da diyelim ki ben yaptım ne yapacaksınız, devlete karşı mı geleceksiniz’ söylemlerini hatırlatarak Cumhurbaşkanına söylediği ile yapılan açıklamaların ne kadar uyuşmadığını hatırlatarak ‘Olay bu şekilde mi titizlikle inceleniyor’ sorusunu sorarak cevaplamasını bekliyoruz.

Başbakan Erdoğan her yerde Türkiye demokrat, özgür, adalet, eşitlik dolu bir ülkedir diyorsa Roboski katliamı bunlar için bir sınav niteliğindedir, çünkü, Roboski için adalet Türkiye için adalettir. Ve eğer Erdoğan bizim dönemizde faili meçhul olmamıştır diyebiliyorsa ‘o zaman Roboski failleri nerede?’ diye sorarak faillerin biran önce bulunup adalet karşısında yargılanmasını istiyoruz.

Üstelik katliamın gerçekleştığı günden beri ailelerimiz her adalet talep ettiklerinde ya bir tehdit, ya bir gözaltı, ya bir tutuklamayla adalet taleplerine cevap vermektedir. Aralarında üniversite öğrencisi de olan 4 çocuğumuzunda bulunduğu evlatlarımızın derhal serbest bırakılmasını istiyoruz ve buradan kaymakama atılan bir tuğlanın hesabı sorulurken 34 canımızı vahşice katledenlerdın neden heasp sorulmuyor diyoruz. Başbakana Roboski mağdurları olarak herkesin sorduğu soruyu biz de soruyuruz: ‘Bombalama emrini kim verdi?’

Bugün Anneler Günü. Annelerimiz çocuklarından en güzel hediyeleri beklerken ne yazık ki gözü yaşlı ‘çocuklarının failleri nerde?’ diye bekliyorlar. Gün itibariyle biz buradan bütün annelerin anneler gününü kutluyoruz. Ve devlete şu çağrıda bulunuyoruz: Bizim annelerimiz ağladı başka anneler ağlamasın. Bunlar son olsun. Bu ülkeye barış gelsin, kardeşlik gelsin. Artık yeter.

Êdî bese êdî bese êdî bese diyoruz.

 
images

Ece Temelkuran

 

“Öyleyse Türkiye’nin islamlaştığını mı düşünüyorsunuz?”

Konuşmam ağırlıklı olarak Türkiye’nin iç politikalarının detaylı bir analizi olsa da izleyicilerden böyle klasik ve sığ bir soru bekliyordum. Geçtiğimiz hafta Viyana’da Bruno Kreisky Forumu’nda günün konusu Türkiye’de yükselen otoriter rejimdi. Ama sanırım Avrupalı izleyiciler için İslamlaşma hala kaçınılmaz olarak en çekici konu. Sadece sorması çok kolay ama cevaplaması hemen hemen imkansız bir soru olduüu için değil, Doğu Avrupa demokrasilerinden beklentileri o kadar düşük ki Türkiye hakkında konuşurken alışılagelmiş İslamlaşma korkuları üzerinden tartışmayı tercih ediyorlar. “Belki, belki de değil. Ama gerçek sorun bu değil” diye yanıtladım soruyu. Gerçekten de sorunun yükselen muhafazakarllık veya toplumun İslamlaşması olmadığını, ama ülke sathının “Dubaileşmesi” yani alışveriş merkezleri ile kaplanmasının bir sorun olduğunu düşünüyorum.

Hükümet alışveriş merkezlerini çok seviyor. Sadece refah içinde bir ekonominin parlak göstergeleri olarak sevmiyorlar bunları, yeni alışveriş merkezleri açılmasını ülkenin ciddi siyasi ve sosyal sorunlarına sihirli bir çözüm olarak varsayıyorlar. AKP’nin hükümette olduğu son on yıl içinde tüm Anadolu mantar gibi üreyen alışveriş merkezleriyle doldu. Parıltılı dışyüzleri ve içerideki sürekli çalan bangır bangır müziğiyle bunlar Kapitalizm’in kutsal iman merkezleri, şehirlerin atan kalbi halini aldılar. Ama sadece o kadar mı? Gezegenin diğer yerlerindeki diğer alışveriş merkezleri gibi yeni bir klişe yarattılar; sürekli alışneriş merkezleri arasında mekik dokuyan bir insan tipi. Gerçekten alış veriş yapmayan ama zamanını -hayatını da diyebiliriz- alışveriş yapmak hakkında düşünerek geçiren bir tip. Toplumun büyük çoğunluğu bu merkezlerde satılan ürünleri alabilecek olanaklara sahip olmadığından buralara alışveriş yapan insanları görmeye, ve “orada” olmak için, refahın sıcaklığına yakın olmak için gidiyor. Özellikle kentin dar gelirli mahallelerinden genç kızlar, genç erkekler gruplar oluşturarak üst sınıfların bu parıltılı dünyasına turistik geziler düzenliyor. Yeni alışveriş merkezleri yalnızca “agora”nın yeni bir versiyonu değil; -bu “çağdaş” türde müziğin sesinden ve boşluğun ekosundan kendi sesinizi bile duyamazsınız-   yeni alışveriş merkezleri sınıfları birbirinden ayrık yaşayan toplumda ziyaretçilerine bir tür güvenlik hissi veriyor. Sokaklar daha çok muhafazakarlaştıkça ve güvenliğini yitirdikçe alışveriş merkezleri herşeyin daha hijyenik ve daha az gerilimli olduğu bir paralel evren izlenimi veriyorlar. Asgari ücretle çalışan satış temsilcileri de dahil, insanların “zengin” kılığına girmesini sağlıyorlar. Tüketim özgürlüğü veya tüketim hayalinin yaşanması ile, buraların fakir gezginleriyle daha önce yaptığım bir röpörtajda da gördüğüm gibi, insanlar kendilerini “özgür” hissediyorlar. Böylece yeni bir tür insan yaratılıyor: sonsuz ürün sergileri karşısında şaşkınlığından sessiz ve parıltı alışkanlığından muzdarip. Aynı Dubai’de olduğu gibi.

Bütün bu nümayiş alışveriş merkezi, Kürt siyasi hareketinin merkezi ve en büyük Kürt şehri Diyarbakır’da olduğunda çok acıklı, ironik bir hal alıyor. Kentteki birçok alışveriş merkezi arasında özellikle bir tanesi içindeki “Kimlik” adında “büyük” erkek giyimi satan mağazasıyla ilginç. Hala “resmi kimlik”ten yoksun yaşayan Kürtler özgürce bu dükkana gidip tamamen zevklerine göre bir “kimlik” giyebiliyorlar.

AKP’li yetkililer ve Başbakan alışveriş merkezlerini refah içinde bir ülkenin sembolleri olarak görüyor. Bu paralel everinin ziyaretçisi değilseniz, tüketim özgürlüğü veya tüketim sanrısı ile bir sorununuz varsa sizde bir problem var demektir. Bu otomatik olarak toplumdan afaroz edilmeniz ve bize güzelce öğretildiği gibi, iyi gününüzde görünmezlik, kötü gününüzde de biber gazıyla taçlandırılmak demektir. “Kendi Dubaimize gelin” diyorlar, “Allahaşkına başka ne istersiniz?”

Bir toplumun Dubaileştirilmesi bir Türk icadı değil tabii. Körfez ülkelerinin muhafazakar toplumlarında paralel evrenler günlük bir gerçek. Şimdi Türkiye de bu işgalin altında. Hükümet desteğiyle gelen alışveriş merkezi işgali başta yetersiz toplum güvenliğinin bir sonucu gibi görünüyor. Ama daha yakından bakınca bunun bireyi omuzlarında biat eden tüketim toplumunu taşıyacak, muhafazakar değerlere sahip bir varlığa dönüştürmek amacıyla yürütülen bir sosyal proje olduğu görülüyor. Biz zamanlar “küçük Amerika” olması beklenen toplumun şimdi de “küçük Müslüman Çin” yapılma rüyası. “Türkiye modeli” büyük bir hevesle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya ihraç edilmeye çalışılırken Dubaileştirme Türkiye’nin sınırlarının ötesine taşacak gibi görünüyor.

Suriye de hala bir soru işareti. ABD’li yetkililer sorunun Türkiye’siz çözümünün imkansız olduğunu söylüyorlar. Eğer söylenmemesi gereken gerçekleşirse sonunda Türkiye dış güçlerle desteklenmiş bir “bölge lideri” haline gelecek ve bu model bütün Sünni dünyası için ekonomik ve sosyal bir proje olacak. Eğer bölgede iki süper güç ve onların söylemleri -biri Katar ve Türkiye, diğeri de İran ve Suriye tarafından desteklenen- bölgede bir çatışmaya girerse, bir başka büyük soru akla gelecektir. Çok kısıtlı ve çok akıllıca olmamakla birlikte Sünni dünyanın bölge için toplumsal ve ekonomik bir uluslararası projesi var. İran’ın nesi var?

 

 

Bu yazı Al Akhbar İngilizce’de yayınlanan İngilizce orijinalinden Efe Moral tarafından çevrilmiştir.

May 132012
 

Fréderike Geerdink

Esra beni mahallede bir dükkana götürmek istiyor. Nedenini bilmiyorum, ama o ısrarla beni elimden tutup sürüklüyor. Dükkana vardığımızda ona ve kardeşine bir defter almak istiyorum, biliyorum ki sürekli yazı yazmak istiyorlar. Ama o istemiyor. Onun aklı rengarenk bir kolyede. Ben itiraz ediyorum; annesinin bunu onaylayacağından emin değilim. Dükkandan çıktığımızda kulağıma fısıldıyor: “Ama o anneler günü içindi…” Böylece geri dönüp kolyeyi alıyoruz.

Bu aralar Gülyazı’dayım. Gülyazı geçtiğimiz Aralık ayı sonunda 34 vatandaşın Türk ordusu tarafından bombalandığı Uludere’ye bağlı. Dört beş evde oturan bir aileyle birlikte kalıyorum. Benim kaldığım oda Esra’nın katliamın 28 yaşında dul bıraktığı annesinin evinde. Şimdi beş ile on yaşları arasında beş çocuğu ile birlikte yanlız yaşıyor. Durumunu çok basit bir şekilde anlatıyor: “Önceleri kötüydü, ama şimdi çok daha kötü.”

Ölen eşi sağlığında değişik işlerden rızkını kazanmaya çalışıyordu; koyun ve keçi güderek, inşaatlarda çalışarak, bazan da altı kilometre ötedeki Irak’a şeker, motorin ve çay kaçağına giderek. Artık hayatta olmadığı için eşinin bir geliri yok. Öldürülenlerin ailelerinin tümü gibi o da devletin verdiği tazminatı reddetmiş. Ailesi yardım ediyor ama görümcesinin eşi teröristlere yataklık ettiği için dört yıllığına hapiste olduğundan bu yardımlarla geçinemiyor.

Fakirlikleri çok çarpıcı. Evde su yok. Şans eseri yakındaki pınar temiz içme suyu sağlıyor. Evde halılar ve sedir, çalıştığını sanmadığım bir televizyon, temel gıda maddelerinden başka, zorunlu olmayan hiçbirşey yok. Yatak yok, çocuklar yorulduklarında bir yastık alıp halıda kıvrılıyorlar. Elektrik saati yanık ve çalışmıyor. Televizyonun altında Esra’nın babasının bir resmi duruyor: üzerine tozlanmaması için örtülen bir örtüyle birlikte…

Ben bu yazıyı yazarken Esra annesine aldığı hediyeyi beyaz bir kağıda sarıyor ve çok tatlı bir not yazıyor üzerine. Ama sardığı hediye kolye değil. Dükkandan eve dönerken, yolun yarısında Esra fikrini değiştirdi. Geri koşarak elinde bir sebze soyma bıçağıyla ve bir çift çorapla geri döndü. Pratik olması lazımdı. Umarım yarın bu hediye Esra’nın  annesinin hüzünlü yüzünü bir parça gülümsetebilir.

 

Bu yazı journalistinturkey.com‘da yayınlanan İngilizce orjinailinden Efe Moral tarafından çevrilmiştir.

 

Bugün, 13 Mayıs 2012′de Yunanistan seçimlerinden ikinci çıkan Sol Koalisyon Syriza’nın lideri Tsipras, hükümetin kurulması için bir hafta süren başarısız çalışmaların sonucunda seçmenlerine şöyle konuştu:

Size ihanet etmeyeceğiz. Umudu ayakta tutmak için elimizden geleni yapacağız.”

Tsipras bu sözleri bugün Cumhurbaşkanı’nın ilk dört parti lideriyle, muhtemelen bir milli birlik hükümeti için son yoklamayı yaptığı toplantının ardından söylendi. Tsipras düzen partisi PASOK liderinin Syriza’nın Avrupa Topluluğu’nun empoze ettiği ekonomik tedbirler yanlısı bir hükümette yer alması için kendilerini zorladığını ifade ediyor.

Tam bir hafta önce yapılan milletvekili seçimleri Yunanistan’ı otuz yıldır yöneten düzeni de, ezberleri de yıktı. Ülkeyi bu dönemde yönetmiş olan iki partinin bir önceki seçimlerde aldığı oyun ancak yarısını alması ve sol partilerden oluşan Syriza Birliği’nin ikinci parti durumuna gelmesi birçok yorumcu tarafından farklı biçimlerde okunuyor.

Halkın aslında Euro Bölgesi’nin içinde kalmak istediğini ama sadece kemer sıkma önlemlerine hayır dediğini söyleyenlerden, seçim sonuçlarının gençlik devriminin başlangıcı olduğunu söyleyenlere kadar geniş bir yelpaze bu. Troika ve onun sözcüleri ise, seçim sonuçları açıklandığından bu yana Yunan halkına tehdit üzerine tehdit yağdırarak bankaların demokrasiye hangi noktaya kadar tahammülleri olduğunu güzel bir biçimde sergiliyorlar.

Yunanistan üzerine konuşan “maliyecilerin” görmek istemedikleri rakamlar ise çok başka bir hikaye anlatıyor. Ülkede işsizlik %24′lere ulaşmış durumda. Genç işsizliği ise %54. Yani gördüğünüz her iki Yunan gençten birisi yaşamak için gelirleri zaten yarıya inmiş olan ailesine muhtaç veya arkadaş grubu sayesinde hayatta ya da sokakta yaşıyor. Bu gerçek, ve bu okuma bütün yorumların üzerinde. Yunanistan’da, sokaklarda, evlerde, kahvehanelerde yaşanan gerçek bu. Kibirli Avrupa bu gerçeği görmek istemeyebilir, Yunan Neo-Nazi partisi (ve benzerleri) “üçüncü dünya ülkesi olduk” diye bunu popülist bir slogan haline getirebilir, ama gerçek bu.

Yunan halkı bir yandan bu koşullarla boğuşurken bir yandan da teker teker göçmeye çalıştığı ülkelerde inanılmaz bir önyargıyla suçlandığını hissediyor. Avrupa’nın her türlü “öteki”ye tarih boyunca acımasızca yönelttiği ayrımcılık bugün Yunan halkının kabusu olmuş durumda. Daha yüz yıl önce Anadolu’dan zenginlikleri ve çalışkanlıkları yüzünden (Ermenilerle birlikte) kovulmuş olan Yunanlılar, sadece her ülkenin kamu sektöründe görülen kaynakların etkin kullanılmaması sorunu yüzünden “tembel millet” olarak yaftalanmış durumda. Yaz tatillerini Yunan adalarında geçirmeye alışmış Avrupalılar ise, her yaz Yunanlıların nasıl çalıştıklarını gözlemlemelerine rağmen, sorun ceplerini ilgilendirdiğinden bu koroya katılmış durumdalar. Oysa Yunan siyasilerine ve halkına gösterdikleri tepkinin bir kısmını kendi siyasilerine, AT yöneticilerine de yansıtmaları gerekiyor. Belki Yunanistan ile aynı gün yapılan Fransa Başkanlık seçim sonuçlarını da bu açıdan okumak lazım.

Yunanistan’da toplumsal kaos yanına siyasi kaosu da almış görünüyor. Demokrasi Avrupa’da en büyük sınavını yaşıyor. Görünen o ki Yunanistan seçimleri bir aydan kısa bir sürede yenilenecek. Halkın sorulan soruya ikinci kez nasıl yanıt vereceğini, düzen partilerinin seçim sonrası kaypaklıklarını cezalandırıp cezalandırmayacağını göreceğiz. Ama “okumamız” gereken tek gerçek Yunanlıların hayatlarını, toplumlarını ve ideallerini Avrupa Topluluğu’nun başarısızlığına yem etmek istemedikleri. 20. Yüzyıl’da Avrupa’nın her başı ağrıdığında başına bir felaket gelmiş olan Yunanlar bu kez sonuna kadar direnmeye kararlı.

Ve umut bu kararlılıkta yeşeriyor.

 

Ece Temelkuran

 

“Duyduk ki bozuk süt ihalesini alan sizmişsiniz, o bölgede dağıtan da sizmişsiniz. Oğrayaım da bu “sütü bozuklar” kimmiş bir görelim dedik. Yok yanlış anlamayın, tek suçlu siz değilsiniz, sizin gibilerin “badem bıyığına ve hacı yağı kokusuna bakarak ihaleleri “peşkeş” çektirenlerdir asıl suçlu.

Sütü bozuk insanların iktidar olduğu bir ülkede sütlerin bozuk olması normaldir.

Kaçacak yeriniz yok. Çünkü artık Redhack var!

Not: Aslında sizi hack’lemedik, ‘psikolojik’ olarak öyle görüyorsunuz.”

 

Bu ibare birkaç gün önce Türkiye’deki üç büyük süt üreticilerinin web sitelerinde belirdi. Redhack adlı anonim, iktidar karşıtı hacker grubu, bu firmaların sitelerini ele geçirdikten sonra grubun hatıra resmi ile birlikte bu alaycı notu bıraktı. Resimde tümü “V for Vendetta” filminde kullanılan maskelerle gülümsüyorlardı. Olay daha sonra sosyal medyada bazılarının grubu “Türk Robin Hood’ları” sözleriyle övmelerine neden oldu. Robin Hood yaftası birkaç süt üreticisinin web sitesine giren bir grup için abartılı bulunabilir, ayrıca bıraktıkları mesaj da Türkiye’de son günlerde yaşananları bilmeyenler için çok net değil. İşte bu yaşananların öyküsü:

 

Üç gün önce “okul süt projesi”nin ilk günüydü. Planlanan okullarda milyonlarca öğrenciye ücretsiz süt dağıtmaktı. Herşey çok güzel başladı. Küçük süt kartoncukları dağıtımın ilk saatlerinde hükümetin gurur vesilesi oldu. Daha sonra 12 ilden haberler gelmeye başladı. Saatler ilerledikçe haber merkezleri bu illerden gelen ve giderek sayısı artan gıda zehirlenmesi haberleriyle bloke oldular. Gazeteciler kötü haberleri teyit etmek amacıyla yetkililelri aradıklarında valiler çok ilginç bir savunmayla çıktılar mikrofonların karşısına: “Çocuklar zehirlenmedi. Bütün olay psikolojik!” Bu söylem Redhack’e siteleri “psikolojik” olarak çökertmesi konusunda ilham kaynağı oldu. Valilerin resmi açıklamaları doğal olarak sosyal medyada kara mizah konusu oldu, küfürler gitti geldi… Günün sonunda 1193 öğrenci hastanelerde gözetim altındaydı.

 

Bir sonraki gün medya çok haklı nedenlerle, öğrencilerin psikolojisi dışında, en azından sağlık durumlarının açıklandığı sağlam bilgi beklentisi içindeydi. Ama hükümet sözcüsü Bülent Arınç podyuma basını daha da şoke edecek sözlerle çıktı: “Bu zehirlenme değildir. Süt çocuklara fazla gelmiş olabilir. Bazı hallerde ilk kez süt içildiğinde bu gibi durumlar gözlenebilir.” Sadece üç cümleden oluşmasına karşın bu beyanat yeni bir dizi kara mizah örneği, ve çok haklı bir isyanla sonuçlandı. Bu sözleri duyanların birçoğu resmi bir ağızdan çocukların “fazla dozda” süt almış olduğunu işitmeye mi yoksa Türkiye’de binlerce çocuğun sütle ilk kez ilkokulda tanıştığının itiraf edilmesine mi şaşıracaklarını bilemediler. Diğer ilgili bakanlarda da benzeri açıklamalar birbirini takip etti. Bazı yetkililer “çocukların çok aç” olduğunu bile bu zehirlenmelerin bir nedeni olarak öne sürdüler. Olanlara tepkiler sosyal medyada – doğal olarak anaakım medyada değil- ifade edilmeye başlanınca yetkililer bu büyük projeye gösterilen haksız tepkileri hemen protesto ettiler. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker “bütün provokasyonlara karşın” okul süt projesinin süreceğini açıkladı. Bu beyanattan sonra sosyal medyada hükümetin “kendilerini ciddi bir şekilde zehirleyerek hükümete karşı komplo kurdukları için” çocukları sorgulayabileceği konuşuluyordu. Bazıları daha da ileri giderek, sütlerde bir sorun olmadığını, sorunun çocuklarda olduğunu ve onların test edilmesi gerektiğini bile söyledi.

 

Ertesi gün, süt dağıtım projesinin ikinci gününde bütün bu tepkilerin ardından daha dikkatli olunması beklenirdi. Ama böyle olmadı. Sabah saatlerinden itibaren yine haberler birbirini kovalamaya başladı. Yine yüzlerce çocuk hastanelere başvurmuştu. Sosyal medyadaki en alaycı yazarlar bile inanılması zor bu manzara karşısında dilsiz kesilmişti.

 

Hükümetin yol açtığı bu durumun bilerek yapıldığını söylemek insafsızca ve partizan bir tutum olur. Ama dağıtımın ikinci gününde Hürriyet şöşe yazarı Yalçın Doğan’ın yazdıklarından öğrendik ki mecliste hükümet hakkında CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu tarafından yakın tarihte okul sütlerine ve üretici şirketlere uygulanan standartlar konusunda bir soru önergesi verilmiş. Tabii bu önergeye ne o zaman ne de şimdi bir yanıt dahi verilmemiş. Sütleri üretilen şirketlerden de henüz bir açıklama gelmiş değil.

 

Geçtiğimiz Şubat ayında partisinin gençlik kollarına hitaben Başbakan Erdoğan çok heyecanlı bir konuşma yapmıştı. Bu konuşmanın bir cümlesi özellikle akıllarda kaldı: “Dinine bağlı bir gençlik istiyorum! Kinine bağlı bir gençlik istiyorum!” Ama kinine bağlı gençler sadece onun gençliği olmayabilir bu gidişle. Hastaneye kaldırılan çocuklar zaten “fazla doz” almış olduklarından ve malum psikolojik sorunlarla boğuştuklarından büyüdüklerinde ne yapacaklarını tahmin etmek pek mümkün değil.